Açılış Sayfam Yap  |  Sık Kullanılanlara Ekle     

    

  Arama Motoru :

Makaleler

Haberler

Köşe Yazıları  
     Site Menü
  Anasayfa
  Forum
  Kategoriler
  En Çok Okunanlar
  Yeni Eklenenler
  Seçmeler
  Bugün Eklenenler
  Köşe Yazarları
  Haber Arşivi
  İletişim - Bize Ulaşın
      Kayıtlı Kullanıcı Girişi
  Kullanı adı :
  Şifre :
 

Yeni Üye Kayıt

Şifremi Unuttum


      Reklam
     Kategoriler
  Şiir
  Gündem
  Kişisel
  Hikaye
  Deneme
  Genel
  Felsefe
  Edebiyat
  Günlük
  Makale
  Ekonomi
  Spor
      Haberler
  Meliha Doğu 'nun 2. Kitabı Çıktı! ...
Amatör Yazarlar, löşe yazarı olan Meliha DOĞU 'nun 2. kitabı, raflarda yerini aldı.

"Başını Dik Tutan Hüzün" adı ile, Cinius Yayınevi 'nden çıkan kitapta, Umuda ve sevgiye dair öyküler ve çeşitli yaşanmışlıklar yer alıyor.

Anlatım tarzı ve içerdi ...

  Bu kitapla kızlar okullu olacak ...
'İmkansız(!) Periler...' kitabından elde edilecek gelirle Artvinli kızlar okutulacak.

Türkiye’nin en yoksul şehirlerinden Muş’ta 80 kızı okullu yapan 'İmkansız(!) Periler...' kitabı, şimdi de İngilizcesi'nden elde edilecek gelirle Artvinli kızları okutacak ...

  17'lik yazardan Aşkta Diplomasi ...
Elinizden bırakamayacaksınız!

Cinius Yayınları’ndan yeni bir eser daha kitapçı raflarındaki yerini aldı. “Aşkta Diplomasi”...

17 yaşında, henüz lise öğrenimini sürdüren genç bir yazar olan Beltan Demir’in yayımlanmış ilk eseri & ...

  Hayatı kitap oldu
Yazar Nezih Tavlaş'ın fotoğraf sanatçısı Ara Güler'in hayatını anlattığı''Foto Muhabiri'' adlı kitap yayımlandı.

Fotoğrafevi Yayınevinden yapılan yazılı açıklamada, kitabın tanıtımının Ara Güler'in 81. yaş günü olan 15 Ağustos cumartesi günü yapılacağı belirtildi.


     Diğer Haberler

  Paris Hilton'u reddeden Tür ...

  Amerikalı yazar öldü

  İletişim kurma rehberi

  Fransa'nın en çok okunan ya ...

  Yahya Kemal Sergisi Açıldı. ...

  Kitap dünyasında Google dev ...

  Deniz tutkunlarına müjde!

  Da Vinci Şifresi kitabının ...

  17'lik yazardan Aşkta Diplo ...

  Umut Yolu! okunuyor.

  Baþlýk :   Umut Yolu!
  Kategori :   Hikaye
  Ekleyen :   Sian-refS
  Eklenme Tarihi :   15.05.2009
  Okunma Sayýsý :   1051

  Ortalama Puan

:

10 UZERINDEN 6.510 UZERINDEN 6.510 UZERINDEN 6.510 UZERINDEN 6.510 UZERINDEN 6.510 UZERINDEN 6.510 UZERINDEN 6.510 UZERINDEN 6.510 UZERINDEN 6.510 UZERINDEN 6.5

Puan Ver? :
  Yazý Ýçeriði
Umarım doğru bölüm burasıdır. Çünkü yazım işlemi bittiğinde bir hikaye olmayacak. Bu arada romana (böyle gruplandırmak istiyorum) henüz isim bulabilmiş değilim. Şu anda 3. Bölümün sonlarına geldim ve yakında 4. Bölümü yazmaya başlayacağım. İsmin de zamanla kendisini ortaya çıkaracağına eminim. Ve yazdığım bölümlerin tamamını blog sayfamda yayınlayacağım. Bunun gibi kısa bölümleri buraya da eklemeye çalışacağım. Neyse lafı fazla uzatmadan, işte ilk bölüm (lütfen olumlu ya da olumsuz yorum yazın);

Bölüm 1: Uyanış

“Allah’ım öylesine büyüleyici ki!”

Yüksek bir binanın çatısında duran genç, gün batımını seyrederken göz kapaklarını birbirine yaklaştırmıştı. Kızılımsı renge çalan batı dağlarının gölgeleri altına düşecek olan, şehrin gökdelenlerinin gümüşümsü parlaklığı, oğlanın bu sözleri söylemesine sebep olmuştu. Aslında böyle bir durumda insanın, “Burası da neresi ki?” ya da “Burada ne yapıyorum?” gibi şeyler söylemesi gerekirdi. Ama gencin aklında beliren ilk kelimeler bunlar oldu. “Allah’ım öylesine büyüleyici ki!” Güneş bir günü daha bitirip, ışınlarını oğlanın saçlarından çekince genç, yeni uyanan birisinin yapacağı gibi göz kapaklarını biraz daha araladı. Gökdelenlerin tepesindeki o büyüleyici ışık oyunları kaybolmuştu. Oğlanın bakışları binaları delerek, gerisinde sadece uç kısımları puslu olarak gözüken dağlara odaklandı. Yüzündeki ifade belirsizdi ama gördüğünü tanımlamaya çalıştığı belliydi. Sanki ilk defa görüyormuş gibi. Oysa daha üç yıl önce şuanda bulunduğu yerin tam olarak kırk altı rulf kuzey-batısında, geniş bir park alanının ortasında, kırık dökük halde bulunan kulenin çatı katından aynı dağları seyretmişti. Genç üzerinde bulunduğu şehri en son gördüğünde on beş yaşındaydı ve yine kendi yaşında olan bir arkadaşıyla birlikte gezintiye çıkmış ve arkadaşını en sevdiği yerlerden biri olan Hüzün Bölgesi’ne getirmişti. O zamanlar gördüğü şehir, bir harabe halindeydi. Yıkık binalar, yanmış ve yerlerinden sökülmüş ağaçlar, kırılmış parçalanmış un ufak olmuş molozlardan oluşan bir şehir. Oğlanın “bu dağları biliyorum” diye sayıklamasının ve yüzündeki o taştan heykelleri andıran ifadenin sebebi buydu. Gerçekten dağları biliyordu. Bulunduğu yerin batısında, yaklaşık beş bin dört yüz rulf ilerisinde, insanın karşılaşacağı ilk yamaç o dağlara aitti. Yine de oğlan hatırlayamıyordu. Allah’ım kaç kez tekrarlamıştı “Bu dağları biliyorum” diye. Otuz kez mi yoksa kırk kez mi? Hızlı hızlı nefes almaya başlamıştı. Sanki fersahlarca yolu koşarak aşmış gibi. Öyle ki oğlanın nefesi Rifal’in insanı rahatlatan hafif uğultusunu susturmuştu. Göğsü sabit bir hızla inip inip kalkıyordu. Genç, ismi hatırlayamamıştı. “Bunun faydası yok” diye düşündü. Gerçekten de düşünmesinin hiçbir faydası yoktu ve artık düşünmeyecekti ki düşünse de bulamayacaktı. Hala aynı yerde duruyor ve aynı noktaya bakıyordu. Uzun zamandır kapalı olan dudakları hafifçe aralandı ve tekrar kapandı. Ama galiba bir şey mırıldanmıştı. Bunu kendi de bilmiyordu ama galiba bir tek kelime o kısacık anda dudaklarından fısıltı olarak çıkmıştı. Oğlan “Evet” diye haykırdı. Sesi öyle yüksek çıkmıştı ki, gökdelenlere çarpıp geri döndüğünde, oğlan irkilerek bir adım geri gitmek zorunda kalmıştı. Sonunda sakin sakin “Arphesia” dedi. Sesi yüksek değildi ama içerisinde muhteşem bir heyecan gizliydi. “Arphesia mı?” Sesinde ki yeni yapılan keşfin heyecanı ve rahatlığın o dingin huzuru kaybolmuştu. Daha çok “Bu imkânsız” demek istemişti fakat ağzından dökülenler bu değildi. Gözlerini dağlardan alabildiğinde, etrafına bakmak için kafasını öyle yavaş çeviriyordu ki, bir başkası bu halini görse, oğlanın etrafını her türden korkunç yaratığın çevrelediğine yemin edebilirdi. Kendi etrafında bir tur döndükten sonra bakışları az önce görüp büyülendiği binalara takıldı. Yedi yüksek bina. Öyle ki şehrin çatısını oluşturuyorlardı. En kısaları olan dört bina kare şeklinde sıralanmıştı. Onların içinde daha uzun olan iki bina, karenin doğu ve batı köşelerinde yükseliyordu. Hepsinin arasında en yüksek bina bütün heybeti ile yükseliyordu. Oğlan “Nasıl?” diyebilmişti ki kafasını eğdi ve dizlerinin üzerine çöktü. Acaba yanlış mı gördüm edasıyla bakışlarını tekrar gökdelenlere çevirmişti. Ama hayır yanlış görmemişti. Ortadaki yüksek binanın çatısında, kendine bakan tarafta geniş bir delik açılmıştı. Sanki orada baca varmışta binlerce sobanın dumanı tütüyormuş gibi koyu gri renkte sisler gökyüzüne tırmanıyordu. Ne düşmüştü Allah’ım? Galiba yanan bir toptu. Yanan bir top mu? Yanan bir topun gökyüzünde ne işi var ki? Bir tane daha, güney-doğudaki binanın üzerine düştü. Peşinde alevler sürükleyen, yarım rulf genişliğinde bir alev topu binanın çatısında geniş bir delik açtı. Bir tane daha, bir tane daha, aynı anda yüzlerce alev topu bulunduğu şehrin üzerine yağıyordu. Bir tanesi tam önünde, iki rulf ilerisinde bir delik açmıştı. Oğlan hala dizlerinin üzerinde duruyordu. Kafasını hafifçe kaldırarak gökyüzüne baktı. Yıldızlar, yıldızları görebiliyordu, ama nedense bu yıldızlar gökyüzünde durmuyor, bulunduğu yerin üzerine yağmur gibi aslında dolu gibi yağıyordu. Oğlan “Burada duramam.” diye fısıldadı. “Burada duramam, durursam küle dönüşeceğim.” Ayaklarının üzerinde doğruldu ve tokmağın davulla temasından sonra çıkan sesi andıran gürültülerin kıyısında arkasına döndü. Sığınacağı bir yer arıyordu. “Çabuk düşün buraya nasıl çıktın? Nasıl?” Genç oğlan yeni fark etmişti ama uzun süredir dümdüz damın üzerinde duruyordu. Ne bir merdiven vardı ne de çatıya çıkmaya yarayacak herhangi bir şey. Ellerini kulaklarına götürdü ve aynı anda gözlerini kapadı. Kendi kendine “Nasıl? Nasıl?” sorusunu sorup duruyordu. Altındaki bina, doğu tarafına düşen tam rulftan büyük bir alev topu yüzünden sallanıyordu. Oğlan alev topunun düştüğünü görmemişti ve sesini de gürültünün içerisinden seçememişti. Sırtının üzerine ayaklarının altında uzanan betona düştü. Elleri yavaşça kulaklarını kapatmayı bıraktı. Göğsünü ortasına alarak büyük bir “V” harfi oluşturdu. Gözlerini açmamıştı açmakta istemiyordu. “Davullar… Bu kahrolasıca davul sesleri ne zaman susacak?” diye düşündü. Ama susmuyorlardı işte. “Kalkmalı ve buradan gitmeliyim… Kalkmalıyım!” Oğlan kalkması gerektiğini biliyordu. Kendisi göremiyordu ama az sonra üzerine bir alev topu düşecekti. Ah… Gözlerini açıp kızıla ve griye bürünen gökyüzüne bir baksa, kalkıp gitmesi gerektiğini daha iyi anlayacaktı. Gözlerini açmıyordu açmakta istemiyordu. Nasıl isterdi ki! Bu cehennem çukurunu andıran görüntüyü görmeyi kim isterdi ki! Oğlan en sonunda sorması gereken soruları sorabildi. “Buraya nasıl geldim ve Allah’ım, buraya neden geldim?” Bu soruların cevaplarını aramak için artık çok geçti. Çevresinin ısındığının farkındaydı bunu biliyordu. Yeni hissetmeye başladığı bir şey vardı ki işte bu çok garipti. Söz geçiremediği ayakları ve bacakları, inip kalktığını hissettiği göğsü ve hatta açmayı istemediği o göz kapakları alev alev yanıyordu. Sorduğu soruları ve bulamadığı bütün cevapları unuttu. Bütün dikkatini bu garip hisse vermişti ve galiba anlamıştı. Artık ölüm sırası kendindeydi. Dünyada çok uzun bir süre kalmamıştı ama galiba sıra kendine gelmişti. Çocuk bir an kendini bu hisse teslim etti. “Doğan her şey ölümle karşılaşacak!” Kaynayan bir kazan gibi hissettiği beyninin içinde beliren bu cümle, yerini düzinelerce görüntüye bıraktı. Annesini, ah o dünyalara değer babasını, küçük kız kardeşini, iki erkek kardeşini ve en küçükleri olan kız kardeşini, doğduğu ve ölmek istediği şehri, isimlerini hatırlayamadığı onlarca insanı, hepsini gördü. Düşüncesi bulanıklaştı ve bir sis deryasına dönüştü. Sislerin arasından henüz tanımlayamadığı birisi yaklaşıyordu. Kendi kendine “Galiba birini unuttum” dedi. Görüntü netleştiğinde onun bir kız olduğunu anladı. Genç bir kız. Omuzlarına düşen siyah düzgün saçları olan, buğday sarısı açık tenli bir kız. Rengârenk, üzerinde güllerin ve bir tek hanımelinin büyüyüp geliştiği bir elbiseyle gelip, bütün düşüncesini kaplamıştı. Oğlanın dudakları aralandı ve sıcak buharı andıran nefesiyle “Esmia” sözcüğü gökyüzüne karıştı. Evet, kızın adı Esmia’ydı. Üç yıl önce buraya birlikte geldiği kız. Doğduğu andan itibaren, sanki kaderleri beraber yazılmış gibi yanında bulduğu, hayatının her anında olduğu gibi ölüm anında da yanında bulmak isteyeceği kız. “Ölüyorum ve sen yanımda değilsin.” diye düşündü. Sol yanağından boynuna doğru ufak bir damla aktı ve daha boynuna ulaşamadan buharlaşıp kayboldu. Böyle yapayalnız ölmek istemiyordu. Yanında ölmek istediği kızdan uzakta, içinde ölmek istediği şehirden uzakta ölmek istemiyordu. Artık kendini kaybetmişti, hiçbir şey düşünemiyor hiçbir şey hissedemiyordu. “Esmia” çığlıklarıyla süresini tamamlayacaktı. Ve işte ilki bir fısıltı olarak dudaklarından çıktı. İkincisi biraz daha kuvvetliydi. Derin bir nefes alarak ciğerlerinde bir süre tuttu. Sonunda olanca gücüyle kızın ismini, yanan taşları barındıran puslu havaya haykırdı.

Kuzeyde, yıldızları kapatan birkaç tutam bulutun dışında gökyüzü berrak ve ışıl ışıldı. Tam tepede dolunay halindeki ayın parlak yüzeyi, dünyanın bu tarafında gizemli bir aydınlık oluşturmuştu. Orta yaş günlerinin sonlarına geldiği anlaşılan adam, sırtını geniş gövdeli çınar ağacına dayamış ve çimlerin üzerine serdiği mindere oturmuştu. Tam rulf önünde bir ateş yanıyordu ve ateşin turuncumsu ışıkları adamın kirli sakalında, fazla uzun sayılamayacak saçlarında, gecenin bu vaktinde koyu gri gözüken ama aslında açık kahverengi olan göz bebeklerinde dans ediyordu. Adam elindeki kamayla uzun ince bir dal parçasını yontuyordu. Arada bir dalı eğerek ateşin kıyısında yakmak için ayağa kalkıyordu. Yapmak istediği henüz belli değildi ama şimdiden kuğu boynuna benzer bir şekil ortaya çıkmıştı. Adam bir an durakladı ve hemen solunda tulumun içinde yatan oğlana dikkatlice baktı. Elindeki bıçağı minderin üzerine bıraktı ve işaret parmağıyla oğlanın gözünün üstüne gelen saç öbeğini kenara kaydırdı. Hafifçe esen Rifal'in oynattığı dalların arasından bir anlığına kaçabilen ay ışığı, oğlanın anlına küçük bir daire şeklinde kondu ve aynı anda kayboldu. Adam tekrar bakışlarını elindeki dal parçasına çevirdi. Bıçağı aldı ve dalın bir ucunu yontmaya devam etti. Bıçağın odunla temasını ve onu nasıl parçalara böldüğünü anlatan “gırt” sesi etrafta dolaşan tek gürültüydü. “Gııııırt… Gırrrrrt… Gırt” Rifal havayı bir yerden başka bir yere taşımayı bırakmıştı. Elindeki henüz şekilsiz olan dal parçasını sağ tarafına çimlerin üzerine bırakan adam kırılmış dizlerini açarak öne doğru uzattı. Kafasını arkasında gökyüzüne uzanan çınara dayadı. Bakışları yukarıya, karanlıkta boy boy dalgalanan elleri andıran çınar yapraklarına odaklandı. Zeminde hava akımı olmayabilirdi ama ağacın üst dallarında olduğu aşikârdı. Sallanan yaprakların arasında ayın parlak yüzünü görünce adam, gözlerini kapadı. Kısa bir süre sonra yerden yükselen bir ses duyan adamın yüzünde, yanında yatan oğlanın sürekli görmek istediği bir tebessüm belirdi. “Kırk gün uzun bir süre.” diye geçirdi içinden. “Senin yaşındayken evlat, çok iyi hatırlıyorum, on yedinci günde ismini sayıklamaya başlamıştım.” Adamın yüzündeki tebessüm neredeyse kahkahaya dönüşecekti. Kendini zar zor kontrol edebilmişti ki aynı sesi tekrar duydu. İşte bu garipti. Sayıklamaktan ziyade sessiz çığlığı andırıyordu. Göz kapaklarını aralayarak, bakışlarını tekrar oğlana çevirdi. “Uyandırsam mı?” diye düşündü ama tabii ki bunu yapmayacaktı. “Belli ki yanlış duyumsadın.” Diye cevap verdi kendisine. Tekrar sırtını geniş gövdeli ağaca dayadı. “Bırak uyu…” kelimeyi tamamlayamamıştı. Sanki üzerine yıldırım düşmüş gibi çarpılmış kalmıştı. Gecenin bu vaktinde zaten irileşmiş olan göz bebekleri bir kat daha büyümüş gibiydi. “Allah’ım bu nasıl…” diyebilmişti ki birden kendine geldi. Doğrulduğu anda yönünü yanında yatan oğlana çevirdi. Üzerine eğildi. “Evlat… Larsin… Oğlum…” Etrafına bir düzineden fazla adam toplanmıştı. Hepside uykularından o korkunç çığlıkla uyanmak zorunda kalmışlardı. Hiçbiri çığlığın içindeki sözcüğü bilmiyordu. Sadece, uyuyan oğlanın üzerine eğilmiş, şu anda kulaklarını Larsin’in ağzına yaklaştırmış olan adam dışında, uyanık olanların hiçbirisi ne söylendiğini bilmiyordu. Adam da şu anda tam olarak hatırlayamıyordu zaten. “Boş ver şimdi ne söylediğini, önemli olan hiçbir şeyinin olmaması.” Ama Larsin nefes almayı bırakmıştı. Oğlanın yüzü gerilmişti ve sanki kendini öldürmek için çabalıyordu. Nefes almamayı istiyor gibi bir hali vardı. Dudaklarını birbirlerine yaklaştırmış ve sıkıca kenetlemişti. Burun deliklerini de aynı şekilde kapatmak, tıkamak istediği şüphe götürmeyecek bir gerçekti. Adam artık çığlıklar atıyordu.
“Su… Su… Çabuk… Su getirin.”
Uzatılmış olan kapağı açık matarayı aldı. Sol elini suya siper ederek suyu oğlanın yüzüne dökmeye başladı.
“Kendine gel evlat. Allah’ım yalvarıyorum sana şimdi değil! Şimdi değil!”
Ama Larsin kalkmayacaktı ve bu ıssız ormanda, dolunayın karanlık gölgelerinin altında, hafifçe esen rifalin kendisine seslendiğini duymadan, sadece anılarda yaşamak üzere, bu dünyaya sırtını dönüp çekip gidecekti. Adam bu düşüncelerle içinde bulunan son umut kırıntısını kanatlandırıp uçurmuştu. Mataranın içersindeki su bitmek üzereydi. Adam elini siper etmeyi bıraktı. Ve işte son birkaç damlada derinin ucundaki metal ağızdan düşüyordu. Larsin aniden çenesini yukarı kaldırarak göz kapaklarını sonuna kadar araladı. Mataradan düşen damlalar oğlanın alt dudağına yavaşça kondular ve süzülerek ağzına girdiler. Larsin dudaklarını biraz daha araladı. Sanki suyun tadını almıştı ve devamının gelmesini bekliyordu. Artık öyle nefes alıyordu ki, etrafında toplanmış adamların çoğu onun, dudağına düşen birkaç damla suda boğulduğunu sandılar. Boğazından çıkan her nefes hırıltılarla kaplanmış halde gökyüzüne yükseliyordu. Sonunda yavaşta olsa hırıltılar yerini düzgün alınıp verilen nefese bırakmıştı. Çenesini yavaşça indirdi ve kafasını tekrar yastığa dayadı. Gözkapakları biraz kapandı ve gerilmiş yüz ifadesi silindi. Kendine geldiği anlaşılıyordu. Dirseklerinin üzerine yaslanarak belini eğdi. Şimdi önünde duran insanlara bakıyordu. Çoğu dizlerinin üzerine çökmüş ağlamaklı gözlerle kendisine bakıyordu. Larsin’in gözleri babasının bakışlarını yakaladı. Adamın gözünden yaşlar yanağına oradan da çenesine kayıyor, boynuna doğru süzülerek biraz ilerledikten sonra damlalar halinde kendisinin hala içinde yattığı tulumun üzerine düşüyordu. Larsin, babasının ve bu adamların neden bu durumda olduklarını biliyordu. Dökülen gözyaşlarının kendisi için olduğunu biliyordu. Anlayamadığı bir şey vardı ki oda neden burada olduğuydu. Öldüğünü biliyordu. Buna yemin edebilirdi. Bilmediği bir yerde, bildiği dağları seyrederken “Esmia” çığlıklarıyla yanarak ölmüştü. Hala babasının gözlerine bakıyordu. Adam hala ağlıyordu ama sanki, üzüntülü değildi.
“Baba! Ben öldüm biliyor musun?”
Oğlunun sözlerini duyan adam artık hıçkırıklara boğulmuştu. Oğlana doğru eğildi ve çocuğu kucakladı. Adamın gözyaşları oğlanın sırtına ılık ılık dokunuyordu.
“Geçti, evlat, biliyorsun hepsi geçti.”
Larsin o gece boyunca bir daha uyuyamadı. Yaşananları kâbus olarak adlandırmadı. Bunun kâbusun çok daha ötesinde bir şey olduğuna inanıyordu. Ve geçecek olan zaman bunu kanıtlayacaktı.

  Umut Yolu! Yazýsýna Yapýlan Yorumlar
  Üye Adý : kırmızı yakamoz   Yorum Baþlýðý  :  Kirmizi Yakamoz
  Yorum Tarihi :  16.05.2009
Slm,roman çalışmanızı okudum,bende roman yazıyorum.Bir kaç eleştirim var bu kadar emek verince insan olumlu yada olumsuz eleştiri beklentisinde oluyor.Merak ettiğim hikayenin ütopik farklı çağlarda vb mi olduğu,roman kahramanının değişik güçlere sahip olduğunu düşündüm tabi şu an ham bir bölümde de anlamak mümkün değil,ayrıca yönleri ve şekillerin tasvirini okurken geometri dersinde hissine,rulf vb tanımlamalarda da mister no gibi çizgi roman kahramanlarını anımsadım.İlk paragraftaki Göz kapakları birbine yaklaşması,güneşin oğlanın saçlarından ...çekince derken farlkı anlamlar oluşmuş güneş sadece oğlanımı aydınlatıyormuş vb.bakışları binayı delerek derken özel güçlerimi var?gibi ve V HARFİ oluşturdu bölümünde gözlerini açmamıştı açmak istemiyordu 2sıra sonra tekrarlanmış..sanırım yazarken çok sık okuyorsunuz bunu çoğumuz yapıyoruz baştan okumalara biraz ara vererek okuduğumuzu daha iyi görebiliyoruz hatalarımızı yoksa sık okuduğumuz için şiirselleşiyor ezberlediğimiz için tek düze okuyor kendimizi düzeltemiyoruz..Eleştirilerimin umarım size yararı olur,ayrıca amatör eleştileriminde destek ve PAYLAŞIMCI olarak EMEK verdiğimin altını çizmek isterim..SAYGILAR BAŞARILAR DİLERİM
  Cinsyet :  Bayan
  Þehir :  izmit
  Üyelik Tarihi :  12.05.2009

  Umut Yolu! Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz?

Sadece Sitemize Üye Olanlar Yorum Yapabilir.

Üye Ol  |  Þifre Talep


 


Yerli Yapým | Proje Network Ürünleri :
Amatör Yazarlar | Amatör Þairler