Kayıtlı Kullanıcı Girişi |
|
Reklam |
Haberler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
SüR'eÇ okunuyor. |
|
 |
Baþlýk |
: |
SüR'eÇ |
| Kategori |
: |
Hikaye |
| Ekleyen |
: |
atepig |
| Eklenme Tarihi |
: |
26.04.2009 |
| Okunma Sayýsý |
: |
257 |
|
|
|
Yazý Ýçeriði |
BİR
‘’Bir insanı acıtan, hayal kırıklıklarından başka ne olabilir ki? Hayallerimin asitle eridiği noktayı yaşamak bana acı veriyor. Korkum yok. Endişem yok. Aşk, gurur, kıskançlık, mutluluk, sevgi, öfke, kin, nefret, vicdan, ahlak, delilik ve aklıma gelmeyen onca duygu ve his anlamını yitirdi böyle bir acının yanında. Aynanın önünde duran ve bir hareketle, istisna, bedenime alabileceğim altın kütlesine ulaşamayacağımı anlamak… Elimi her uzattığımda, sadece ona dokunmak için bile olsa, benden bir adım önde olanların farkındalığında ömür geçirmek… Anlatmak istediğim buydu. Sadece acı vardı.
Zaten yapmacık bir hayatım vardı. İnsanlar üzülmemi istediklerinde ki bunu sıkça ifade etmezler, üzüldüm. Ağlamamı söylediklerinde ağladım. Mutlu olmamı söylediklerinde mutlu oldum. Bir tek kendim olamadım. Artık yenildiğimin farkına vardım. Çaba harcamadan yenilmek nasıldır kimse benim kadar iyi bilemez. Çaba harcamama fırsat vermediler. Okul, aile, aşk ilişkileri derken girdiğim yoldan, daha doğrusu battığım bataklıktan çıkamayacak duruma geldim.
Geçen hafta kötü olup olmadığını bilmediğim günler geçirdim ki birilerinin öğretmesini beklememişim, iyi-kötü ne demek? Bunu düşünüyorum. İçine düştüğüm bu büyük anlamsızlık çukurunda debelenip durdum. Aklımda intihar etmenin yollarını araştırdım durdum. Beşinci kattan atlamak mı yoksa bileklerimi kesmek mi? Bir alışveriş merkezinde kafama dayadığım silahın tetiğini çekmeden önce son defa etrafıma, aynaya, bakarak, insanlara ‘’Hey ölüm her yerde. Korkmayın, size de uğrayacak.’’ dercesine, utancımı tetiğin kudretine saklayıp kaçmamak… Hangisi daha güzel bir ölüm şekli? Hangisi daha güzel gözükürdü? Ancak korkak olduğum için bu yolu seçemedim. Tıpkı her şeyi bırakıp gitmeyi seçemediğim gibi… Korkak olduğumu bilme düşüncesi bile artık beni sinirlendirmiyor. Ya da nasıl his uyandırır insanın kendine itiraftan çekindiği şeyleri itiraf etmesi? Bilmiyorum.
Yazmayı bırakmıştım, unuttum mu? Ama bir yerlerde yeşermesini umuyorum bu enerjinin? Peki, neden sadece çatı katında ayaklarımı boşluğa uzatmışken yazabiliyorum? Başka bir hayat yaşayabilir miyim acaba? Bir başlangıç mutlaka olmalı. Ama kim kayaların arasına sakladı onu? Kim bulmamı istemiyor? Tanrı mı? Hayatı veren sadece o mu? Hayat denilen maddesel tutkuların havuzu mu? Maddesiz yaşam yok mu? Yazarak yaratamaz mıyım? Yaşayamaz mıyım asıl yaşamak istediklerimi beyaz kâğıtların üstünde?’’
Diye düşünüyordum. Ayaklarımı caddenin boşluğuna doğru uzatmış kuş bakışı bakıyordum geçen arabalara. Işıklar çok güzellerdi, ancak kırmızının ki kadar değil.
İKİ
Tutkunun boyutları olmalı mutlaka. Tutunmak için kollarına atılırken tutkunun; kendi durumumu, sıradan bir hayatı olanlara tercih etmezdim. Tutkunun hissedilinebileceği tek yer vardı benim için, tren garları. Trenlerin kendi kalkışlarını kutsallaştırdığı rayların yanındaki banklarda oturuyordum. İçimdeki gitme isteği her zamanki yerindeydi; ancak bilet almamıştım. Acaba tren garları hep ayrılanlar ya da kavuşanlar için midir? Neden içlerinde sadece hüzün taşırlar? Eğer bir kavuşma varsa ve bu tren garında ise hüzünlü değil midir sizce? Ancak benim için farklı bir yönü olmalıydı. Gitmek diye bir eylem varsa bu, garlardan başlamalıydı. Bir bilet alırsınız, nereye olduğu önemli değil, yerinize oturursunuz. Etrafınızdaki herkes sanki hiç oradan ayrılmıyormuşçasına ve sadece yolculuk yaparmışçasına oradadır. Trenin kalkışı ile bir hikâye biter ve bir diğeri başlar. Tıpkı her akış gibi… Olası olayların içinden birini tesadüfen seçip, diğerlerinin bitip ve seçilenin başlaması gibi… Nefes almak ya da almamak gibi… Bütün suç nefesimizdeydi. Ölüm de oydu, yaşam da…
Hayatımda ne kavuşmak için beklediğim biri ne de gidecek olsam arkamdan uğurlamaya gelecek biri vardı. Oysa ki bu durumdan memnundum. Gitmek istiyordum; çünkü kalp atışlarımın hızına kendimin de yetişemeyeceğim o an yaklaşıyordu. Buna emindim. Önümde iki seçenek ve dolayısıyla iki hikaye vardı. Ya bir bilet alıp gidecektim ki bu yeni bir hikâyeydi ya da geriye dönüp birisi ile son konuşmamı yapmaya gidecektim. Bu, var olan hikâyenin devamıydı.
Trenleri nehirlere benzetirdim. Sanki onlar gibi akarlardı. Trenin ileri veya geri gidebilecek olması önemli değildi ne de olsa ikisi de aynı doğrultu içerisindeydiler. Bir nehirde iki farklı yöne yüzebilirsiniz. Nehirle beraber ya da nehre karşı… Nehirle beraber yüzmek trene binerek gitmeyi, ona karşı yüzmek ise içinde bulunduğum zorlukları göğüslemeyi ve çözemiyorsam kaçış yolu bulmamı çağrıştırıyordu. Havanın soğukluğu ve rüzgarın şiddetini arttırmasıyla uçuşan çınar yaprakları beni kendime getirdi. Ayağa kalktım ve kendi kendime söylendim:
- Bir gün gideceğim.
***
-Neden bana bunu yaptın?
-Ne dememi bekliyorsun? Görmüyor musun? Pişmanım işte. Halimden anlamıyor musun?
-Anlayamadığım şeyleri soruyorum zaten sana. Sana en başında olmaz dedim. Sen beni buna zorladın. Ve şimdi yapacağını yaptın.
-Özür diliyorum işte. Lütfen beni bırakma. Sana yalvarıyorum. N’olur anla beni.
-Nesini anlayayım?
-Sen de bunu yapmadın mı daha önce? Sen kendin anlattın bana. Hikayelerinde… Lütfen. Lütfen düşün bir kere ne hissettiğimi.
-Sadece kısa bir cevap istiyorum senden? Neden bana bunu yaptın?
-Sadece merak.
Uzunca baktım gözlerine. Gırtlağımdaki düğüm ile hiçbir şey söyleyemeden kalakalmıştım karşısında. Merak, belki de eski dünya düzeninden gelen en kötü hissedişti. Yenilmek ya da yenilmemek bizim elimizdeyken neden hep meraka yenik düşülürdü? Tarihi, insanlığı değiştirecek güç elimde yoktu. Arkamı döndüm ve gittim. Evden çıkarken kapıyı çarpmak ya da çarpmamak arasında kaldım. Tabi ki çarpmayacaktım. Bu, ne derece sinirlendiğimin bir göstergesi olurdu. Oysaki o an umursamaz bir tavır takınmak istemiştim. Arkamdaki buğulu sesleri sadece duyabiliyordum, algılayamıyordum. O sesler kalmamı mı istiyordu yoksa küfür müydüler? Artık önemi yoktu. Bir adım daha attım yeni hayatıma.
Dışarı çıktığımda ne yapmam gerektiğini düşünecek zamanı kendime yaratmadan koşmaya başladım. Bu belki de en güzel koşumdu, insanların bana bakıp bakmamalarını önemsemediğim ilk koşum… Bir an sonra durdum. Düşüncelerimin o sonsuz havuzuna bıraktım kendimi; fakat düşünebildiğim tek şey benimkinden başka bir penisin kız arkadaşımın vajinasına girip çıkmasıydı. İşin içinde kan da olmalıydı. O, adet dönemindeydi kuşkusuz. Hiç istemesem de tüm kız arkadaşlarımın adet dönemlerini bilirdim. Nasıl bir sevişmeydi acaba? Benden farklı ne sunmuş olabilirdi Nilay’a? Farklı bir pozisyon mu? Hayır. Penisini cinsel organına sokabilmesine kadar geçen zaman önemliydi? Bu zamanda benden farklı ne sunmuştu ki aldatıcı olabilmişti? Bu kadar merak konusu olabilecek şey ne idi? Peki bunun ne önemi vardı? Ancak düşünmeden edemiyordum. Birden nefes almam gerektiğini anımsadım. İnsanlığı hiç terk etmeyen varlık nefesiydi, ölene kadar. Öldükten sonrasını kim takardı ki?
-Zamanım doldu.
Üç şişe ucuz şarap alarak evin yolunu tuttum. Son bir defa yazmayı umarak adımlarımı sıklaştırdım. İçimde, sadece boşluğu hissetmek için, çatı katını düşlüyordum. Orada kendim olabilirdim. Yazacaktım ve yazmam gereken kendimdi.
ÜÇ
-Kim seni suçlu kılıyor aslında? Yani bedeninin isteklerine engel olmanı kim sağlıyor? Bunu bir düşün istersen!
-Neyi bahsettiğini anlamıyorum.
-Hatırlayabileceğin ilk anılarından başla. Kim seni büyüttü? Büyütürken ne yaptı? Elinden oyuncağın alınınca ne hissettin? İlkokula başladığın günü düşün. Okulda öğrendiğin şeyleri… Sevgilini düşün. Sırf onun için kendinden verdiğin ödünleri düşün.
-Yani?
-Şu anda olduğunu düşündüğün sen, gerçekten sen misin? Yoksa ailenin, toplumun oluşturduğu sen mi? Her insan farklıdır, farklı özelliklere sahiptir. Demem o ki her insan kendini yaşamalıdır.
-Saçma bence. Biri şiddete yanıp tutuşuyorsa etrafındakilere şiddet mi göstermelidir? Seri katillere ne demeli?
-Onları da normal denilen toplum oluşturmadı mı? Bireylerden oluşuyoruz; ama bireye, bire, hiçbir zaman dönmüyoruz. Birey kendini yaşatamaz ise bozuk bireyler toplum denileni oluşturuyor.
-Çok kötümser düşünmüyor musun?
-Bilmiyorum. Belki de… Ancak birlik olmak bir, kendin, olmak ile başlıyor diye düşünüyorum. Bir olabilmek için birbirimizi anlamak; yani aynı ‘’an’’a dönebilmek gerek. Aynı anı yaşayabilmek…
-Komünüst müsün oğlum? Neden bu kadar düşünüyorsun?
-Ne alakası var. Sadece düşünüyorum.
-Başka şeyler düşünsene. Bak gelene, kızın değerini bil.
***
-Hayatım ne yapıyorsun? Bak seni bir arkadaşım ile tanıştırayım. Nilay, Faruk. Faruk, Nilay.
-Merhaba.
-Merhaba.
-E neler yaptın?
-Ne yapayım hayatım. Annem işte, biliyorsun. Çıkana kadar evden bir sürü bahane buldu. ‘’Şurayı sil kızım. Yemek yapacağım, yardım eder misin? Akşam dayınlar geliyor, biliyorsun. Erken gel.’’ Canımı sıktı sadece.
-Boş ver bebeğim. Onun tarafından bakmak lazım. O neyi, nasıl anlamlandırıyor? Düşünmek lazım. Dayın nasıl? Neler yapıyor?
-Aman ne yapsın. Karısını aldatmak ile meşgul.
-Nasıl yani?
-Ne gibi sevgilim?
-Ya geçen bunu, bizim Görkem var ya, onun barda bir hatun ile sarmaş dolaş gördüm. Fark edince beni yanıma geldi. Sen hiçbir şey görmedin dedi. Sonra karısı evde basmış bunu. Baya bir olay oldu. Bu akşam da yemeğe geliyorlar. Annem de bu yüzden telaşlıydı.
-Anladım bebeğim.
-Siz neler yaptınız peki?
-Geyik, muhabbet. Anlamlardan konuşuyorduk. Ne içersin? Çay?
-Olabilir.
-Sen abi?
-Çay.
-Peki. Üç çay…
***
Her olay sıradandır. Bir depremin ya da bir bebeğin doğumunun arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de olasılık havuzundan istemsiz seçilen ihtimallerdir. Her insan bir bakış açısına sahiptir. Kendi gördükleri, yani kendi bakış açıları… Bu dünyada kimse birbirini anlayamaz. Herkes tek yaşamda bir bakış açısına sahipken benimki olağandan biraz farklıydı. Olağan olandan fazlasını; ama her an bir eksiğini görüyordum. Hiçbir zaman hiçbir şeye kendim gibi bakamayıp her maddenin sadece kendisini anlamaya çalışan gözler ile bakıyordum. Başarıyordum.
Tabi ki anlamıştım yalan söylediklerini. Gözler, gözbebekleri anlatırdı her şeyi. Bu sadece profesyonel yalancıların yapabileceği bir hareketti, anlamsız bakmak… Önümde iki seçenek vardı. Beklemek, ne olacağını görmek ya da kelimelere sığınarak ne döndüğünü anlamak, soru sormak. Hangisi daha kötüydü? Her gün yavaş yavaş ölmek mi yoksa amacı için önüne çıkan herkesi ezip geçen biri gibi kesip atmak mı sorun olarak gözükebilecek olanı? Siz ne yapardınız?
DÖRT
-Akşam bekliyoruz. Unutma bak.
-Beni beklemeyin. İşim var.
-Hayırdır ne işi bu?
-Nilay.
-Çok fazla kaptırdığını düşünmüyor musun kendini? Bu kıza dikkat et, dostum.
-Aidiyetsizlik belki hissettiğim, onun yanındayken. Bilmiyorum. Kaptıracağımı sanmıyorum. Sen ne biliyorsun ki onun hakkında?
-Başını belaya sokma da gerisi yalan.
-Bir bildiğin varsa anlat.
-Bak dostum, bu kız iyi kumaş değil. Benden söylemesi. Hakkında iyi konuşmuyorlar bizimkiler. Barda tanışmışlar. Oradan biliyorum.
-Ne dediler ki onun hakkında? Seninkiler kim oluyor da konuşabiliyorlar? Seninkiler kim?
-Görkem’i tanıyorsun. Kötülüğünü istemez. Ne dediğini boş ver; düşündüğün şey değil. Merak etme.
-Ne düşündüğümü düşünüyorsun?
-Neyse. 8’de bizde olacağız. Geçen hafta da yoktun. Özletmesin kendini dediler. Uğra saat ne kadar geç olursa olsun.
-Bakalım. Ne düşündüğümü sandın?
-Hadi ben bindim. Görüşürüz.
Uzaklaştı. Dolmuş tıklım tıklımdı. Ayakta olanlar boş gözlerle duraktakilere bakıyorlardı. Duraktakiler ise tabelaları okumanın derdindeydiler. Rüzgarlı bir gündü. Akşam saatleri telaşına bürünmüştü sokaktakiler. Bense düşünmeye başlamıştım bile yolda yürürken. Ne düşündüğümü düşünmüştü ki Gökhan? Hiçbir şey düşünmemiştim; ama şimdi ne düşünmem gerekirdi diye düşünüyordum. Merak ettiğim doğruydu; ama bu merak, insanlarınki gibi düşündükleri şeyi düşündürdüklerini görebilmek için olan merak değildi. Ben, sadece merak etmiştim. Her şeyin arkasında bir şeyler olmak zorunda mıydı?
***
Alışveriş merkezi dedikleri, insanları bir arada aptallaştırmak için yaptıkları ve göze görkemli görünmelerini sağladıkları bir yerde, bir kafede bekliyordum. Yüzümün denizi görebileceği; ancak ona camların ardından baktığım bir masada oturmuştum. Böyle bir seçimin nedeni aynalarda gördüklerimden başka ne olabilirdi. Aynaların ardında bu dünya ile aynı; fakat buradan tek farkının temiz olduğu bir dünyayı düşünmek beni hep rahatlatmıştı. Camların ardına hayal ettiğim dünyaya bakar gibi bakıyordum. Doğru bir tercih ile hissedilmek istenen şey yaşanabiliyordu. Yaşandığı zaman anlam kazanırdı bazı şeyler. Tercihler bizim elimizdeydi ve bu yüzden kader diye bir şey olamazdı diye düşünürken…
-Dalmışsın yine denizine.
-Hoş geldin. Nasılsın?
-Bildiğin gibi. Sen?
-Yaşamaya devam ediyorum. Her zaman yaptığım gibi…
-Bugün ne oldu biliyor musun? İsmail hoca ile kavga ettim. Sınıftakileri görsen, nasıl anlam veremediler bu duruma.
-Ne yaptın yine?
-Boş ver. Hepsi aptal zaten. Hiçbir şey bildikleri yok. Koyun hepsi, ne denirse yapıyorlar.
-Sen yapmıyorsun diye kavgalar çıkıyor, öyle mi?
-Galiba. Sen nerdeydin peki?
-Gökhan ile görüştüm.
-Ne konuştunuz?
-Akşam toplanıyorlar bizimkiler. Beni de çağırdı. Gidemeyeceğimi söyledim. Ayıp oldu.
-Neden onunla görüştüğünü anlamıyorum. Hala mı devam ediyorsun?
-Bıraktığımı söylemiştim. Kız arkadaşım olduğun gün bitecekti. Böyle söylemiştim. Bitti işte.
-Umarım. Bana bugün hangi hikayeyi anlatacaksın?
-Umarım değil sevgili, bitti. Doğru söylüyorum.
-Bilemem. Öyle karşımda gidememene üzülmüş bir vaziyette oturunca… Neyse, hadi kendinden bahset. Bana bir hikayeni anlat.
Ona bugün hangi hikayeyi anlatacaktım? Bütün düşündüğüm buymuş gibi davranmaya çalışıyordum. İnanmamıştım Nilay’a. Bir yola sapmıştım; ama gittiği bu yol doğru olan mıydı? Düzene sokulmuş bir hayata oldu olası karşı çıkmışken şimdi neden onu kabul ediyordum. Belki de bu dünyada işler böyle yürürdü. Eğer böyle ise yanlışlık bendeydi. Bunu görmek istiyordum. Artık benden istenileni yapacaktım. Bir hikaye anlatmaya başladım.
BEŞ
‘’Uykuya mı dalmıştım; yoksa uyanık mıydım? Yer o kadar gerçek ki ona dokunabiliyorum. Parmak uçlarım tam da ona yüklediğim anlamda. Her adımımda bir kez daha düşle gerçek arasındaki karmaşayı ve bu karmaşa öylesine derin ki hissedebiliyorum. Yürüdükçe daha bir belirginleşiyor yolun sonundaki tek katlı eski ev.
Merakım giderek artarken gitmek düşüncesi ve beni oraya çeken şey netleşiyor zihnimde. Her adımımı yaşıyorum adeta ve sonunda evin kapısını aralıyorum. İçeriye eski ahşapların kokusu hakim. Her yerde eski eşyalar var. Daha da artan merakım beni tamamen sarıyor. Neredeyim? Tüm bunların anlamı ne? Düşünebiliyorum.
Bu eski evde her şey öylesine farklı ki tüm bu imgelere anlam veremiyorum. Adım adım geziyorum her yeri. Kapısı açık bir oda dikkatimi çekiyor o an. Yavaşça yaklaşıyorum. Kapısını aralıyorum. Diğer odalar gibi burun direğimi sızlatırcasına yaşlı ahşap kokuyor. İçeride bir yatak var. Beyaz çarşafları ve üzerindeki yorganın kıvrımlarının derinliğini görebiliyorum. Biri yatıyor yatakta. Sırtı bana dönük olduğundan tanıyamıyorum. Ona doğru yürürken duvardaki Fransız devrimine ait tabloyu fark ediyorum, canlı o da ben gibi. Bir savaş sahnesi ve savaşın soğukluğunu hissediyorum. Askerler var. Maviden laciverte derin üniformaları var. Tekrar yatağa bakıyorum. Kim olduğunu görmek için yavaşça eğiliyorum. Şaşırıyorum, yataktaki benim. Aniden uyanıyorum. Tekrar aynı sokaktayım, yine dokunuyorum yere, hissediyorum. Tekrar yürümeye başlıyorum sokağı, ilk defa görmüşçesine. Derken uyanıyorum. Tek gördüğüm asfaltta tükenmeyen şeritler, yanılsamalar, garipsemeler… Tüm kaslarım kilitlenmiş ve kımıldayamıyorum. Sadece bakıyorum bu yolculuğun neye ait olduğuna.’’
-Hikayelerini yazıyor musun?
-Bazen. Pek çoğu zihnimde…
-Yazmalısın. Aktar içindekini beyaz sayfalara. Sayfanın beyaz olması nedendir tartışılır gerçi. Bu seni iyi hissettirecektir.
-Deniyorum. Bir yerde bitecek nasıl olsa. Yazmak için yaşamak gerek. Yaşamıyorum ben, iki senedir. Farkında mısın on gün oldu ve hala evden dışarı çıkmadım.
-Tercihini bu yönde, yani yaşamamak yönünde kullanıyorsun sadece. Bazı insanlar anlarını dışarıda, hayata karışarak yaşarlar. Her günkü olağan günlerine sıkıştırırlar. Olağanlık onları düşünmemeye iter. Böylece mutluluk hissederler. Düşünmeye bir kere başlarsan; artık mutlu olamazsın. İkisi birbirinden hep uzaklaşır. Durduramazsın. Düşünce ve mutluluk bir arada olamaz. Doğaları gereği… Kesinlikle zıtlar demiyorum. Zıt diye bir şey yoktur. Sadece olan vardır. Şimdi senin yaptığın gibi… Kendi olgunu yaşıyorsun. Kendi tercihini… İki seneden beri evden çıkmıyorsun. Çünkü o insanların dışarıda yaşadığı mutluluğa, sen belki de odanda saatlerce düşünerek ulaşacağını düşünüyorsun. Ama yanılıyorsun. Senin yaptığın ondan kaçmak, uzaklaşmak aslında. Sen onların yaşadığı anları dışarıda değil de zihninde yaşıyorsun. Olan bu. Hissederek yaşayabilirsin ancak mutluluğu. Düşünürsen hissedemezsin. Yaşamaya başlamalısın artık dostum.
-Benim de düşündüğüm buydu. Belki de artık dışarıdaki hayata adım atmalıyım. Bir sevgilim olmalı mesela.
-Sana anlatmak istediğim bu. Kendine gel artık. İki senedir seninle aralıksız konuşuyoruz; ama sende bir icraat yok. Tanıdığın, görüştüğün biri bile yok benden başka. Uyan artık bu uykudan. Hayat kaçıyor. Farkında ol artık. At kendini sokağa.
-Aslında biri var diyebilirim. Tam anlamıyla değil; ama telefonda konuştuğum biri var.
-Ciddi olmazsın. Kim peki? Nerede gördün ki sen dışarı hiç çıkmazsın?
-İki hafta önce tekneye geldi. Ben o sırada servis açıyordum yan masaya. Bana baktığını fark ettim. Ama bakışlarında bir değişiklik vardı. Seziyordum. Sanırım meraktı. Benim orada ne aradığımı bilmek istercesine inceliyordu beni. Yanına gittim. Siparişini aldım. Çok güzeldi. Konuştuk biraz ayaküstü. Halimi görmeliydin. Saçmalamaktan başka hiçbir şey yapmadım. Yemeğini yedi, kalktı ve gitti. İlk defa aklım hiç tanımadığım birisinde kaldı. Onu düşündüm. Güzel bir duyguydu.
-Telefonunu alsaydın. Ya da kendikini verseydin. Gerçi telefonlaşıyoruz diyorsun. Benimki de laf hani.
-Yapmadım; ama iyi ki yapmamışım. Şans ya akşam eve dönerken karşılaştık sokakta.
-Sen çok şanslı bir götsün. Peki sonra?
-Cesaretimi topladım ve yanına gittim. Dört kişiydiler. Sahilde bir çay bahçesine oturduk. Çay içtik. Cebimde beş kuruş para yok tabi benim. Kara kara düşünüyorum nasıl ödeyeceğimi. Neyse ki içlerinden ikisi erken kalktılar ve giderken adisyonu da aldılar. İlginç bir geceydi.
-Adı ne peki? Orada aldın değil mi numarasını?
-Komik olan kısım bu işte. Adını söylemedi. Ben de tabi. Heyecandan unuttuk ikimiz de. Numarasını aldım. Konuşmaya başladık. Sonradan öğrendim ismini. Nilay.
-Okuyor mu?
-Hakkında ismi ve telefonu hariç hiçbir şey bilmiyorum. İlk görüşmemizde anlatmasını isteyeceğim. Konuşuyoruz; ama hiç kendi hayatlarımızı anlatmadık. Müzik, sinema, yazın vs… hayata dair her şeyden bahsediyor bana. Ben de ona tabi ki.
-Dikkat etmelisin yine de. Geçmişte yaptığın hatalar seni buraya getirdi. Ders çıkar onlardan.
-Farkındayım. İyi şeyler hissetmek istiyorum artık. Paranoyalarımdan arınmak istiyorum. Yaşamak istiyorum gerçek dedikleri hayatı. Bir taraftan bu şekilde yenilgiyi kabul etmiş olacağım diye düşünüyorum. Gerçi bir şekilde hepimiz yenileceğiz bu hayata. Şimdi ya da seksen yaşında… Farkı ne acaba? Ölüm düşüncesi sayesinde hayatta kalıyoruz belki de. Hani derler ya her gününü son gününmüş gibi yaşamalısın diye. Ben inanmıyorum onlara. Farkı yok onun ya da bunun. Sonunda kesin olan bir ölüm var. Gerisi o ana kadar yaşamını doldurma biçimin. Son gün gibi yaşarsın ya da göçüp gideceğin ana kadar uyursun. Önemi yok ikisinin de. Ancak bazen düşünüyorum da ölüm anın geldiğinde isteyeceğin ya da merak edeceğin son şey ne olurdu? Ben o gün geldiğinde merak edeceğim tek şeyin ölüm olmasını isterim. Düşünsene öyle bir hayat yaşamışsın ki merak ettiğin tek şey o kalmış.
SIFIR
‘’ Yazmayı bırakmıştım unuttum mu? Yazmayı unuttuğum an bir daha geri dönemem kurduğum, yaşattığım dünyaya. . . Temiz olamam. Bu sıradanlık canımı sıkıyor; yeterince. Her şey neden bu kadar olağan? Neden sevgilime sarılamıyorum? Neden annem öldüğünde ağlamıyorum? Neden her şey yapmacık? Bir nedeni mutlaka olmalı; ancak bu ana kadar hep arayarak geçirmişken hayatımı bu anlamı, neden bulamıyorum? Neden bir kadının memesi tatmin etmiyor beni? Neden yaşıyorum? Neden ölmüyorum? Sadece neden soruları ile zihnimi karıştırıyorum. Yaşamıyorum. Ben de yaşamak istiyorum. Ben de meyvelerden tat almak istiyorum. Ben de üzülmek istiyorum. Ben de aşık olmak istiyorum. Olamıyorum. Neden?
Yanlış giden bir şey olmalı hayatımda. Parmaklarım yanlış yazamaz. Vücudum sevişememeli sadece sevişmek için. Ben sadece gülmek için gülmemeliyim. Ben sadece üzülmek için üzülmemeliyim. Neden insanlara göstermek zorunda hissediyorum ki olanları; kendi olgumu? Ben neden sadece ben değilim? Yaşam ve ölüm… Ne için yaşıyorum ya da ne için öleceğim? Asıl sorulması gereken soru bu belki de. Yeterince uyuşuyorum, din gibi bir uyuşturucuyu kaldıramam hayatımda. Yeterince düşündüm. Yeterince yeterdim.
Milyar insan milyarca düşünürken neden ideal olanı bulmak için koşmamın anlamı? Susmak fayda getirmedi. Konuşmaksa sadece daha fazla karıştırdı olanı. Bir derdim var. Kendimi anlatmalıyım. Zaten her insan bilinçaltında kendini anlatmak için yapmıyor mu her şeyi? Her sanatçının asıl derdi kendini anlatmak değil mi insanlara? Her şey çok karışık. Karıştıran insanlık denilen aslında hayvan olan bedenden başka nedir?
Dinozorlardan farkımız nedir? Bulunduğumuz zamanın tek hakimi olduk. Doğayı yenmek için uğraşıyoruz. Yenip yenmemek çokta önemli değil aslında. Aslolan bir birey için asıl yaşadığıdır. Nasıl yaşadığıdır? Hayatımı elime almamın zamanı gelmedi mi? Ne zaman bu zaman?
Yaşam nedir? Ölüm nedir? Sonunda mutlak ölüm gerçekliği varken yaşamanın bir anlamı olmalı mı? Çok zengin olup bir hayat yaşamakla dışarıda yatıp, çöplerden beslenerek hiçbir şey düşünmeden yaşamak arasında fark var mıdır? İkisi de aynı sonuç ile bitmiyor mu? Bedensel tatminler mi asıl kıstas olan ya da maneviyat mı? Beden yemeli, uyumalı, sevişmeli… Beden sorgulamaz. O, anlamlandırma çabasına girmez. Sadece yaşamını sürdürmeye çalışır. Tatmin olmak için her şey makuldür. Öldükten sonrası kimin için önemlidir? Arkada bırakılmaz hiçbir şey, hiçbir anı, hiçbir kişi… Zaten olan olmuştur. Artık yaşamını sürdürecek olanların derdidir seni düşünmek, özlemek ya da acı. İnsan kendi ölümüne ne kadar ihtiyaç duyar? Sadece bir istek midir? ‘’
Düşünüyordum. Büyük ve son yudumumu aldım kırmızıdan. Gecenin sessizliği bozuyordu sessizliğimi. Sokak ışıkları ayaklarımın altında dalgalanmaya başlamışlardı ya da üç şişe şarabın etkisi ile sallanıyordum. Ne önemi vardı. Bulunduğum durumdan hoşnuttum. Ambulans sesleri uyandırdı beni uykumdan. Karşı binada bir çift yatağa uzanmış film izliyorlardı. Aşağıda, yolda bir sarhoş belki eve gidiyordu belki yolunu kaybetmişti. Yavru köpek gibi inliyordu. Yaz yağmuru yaklaşıyordu. Rüzgar belli belirsiz kokuları denize taşıyordu. Denizse bulutlarla anlık birleşmeler yaşıyordu. Yıldırımlar başlamıştı. Tekne ile balık tutmaya açılanlar ne yapıyorlardı acaba? Onların da bir hayatları vardı, kendilerince. Rüzgar şiddetini gitgide arttırıyordu. Üşümüyordum. Kırmızının etkilerini seviyordum. Belki de zamanı geriye doğru yaşıyordum. Ben paranoyaların tutkusunda beni ‘ben’ yaptım. Derin ve sonu olmayan ‘beni’. Oradakiler ‘beni’ yalnızca seyredebildiler. Anlamsızlıklarını ‘an’lamlı kıldım çünkü. Belki de zaman geriye doğru akıyordu ve bunun bir tek ben farkındaydım. Belki benim gibilerin, eğer varsa, hep korktuğu ve kaçmaya çalıştığı ‘ŞEY’ oluyordu. Atladım.
|
|
|
 |
SüR'eÇ Yazýsýna Yapýlan Yorumlar |
|
Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor. |
|
|
 |
SüR'eÇ Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz? |
|
|
|