Başını eğdi, doğrultabilecek gücü yoktu bedenini.. İsyan edip, bağıracak hali de kalmamıştı. Artık sessizdi. Sessizliğe mahkûm edilmişti. Bazen acısı hafifler diye, arkadaşlarını arar, umudunu yitirişini haykırır ve teselli arardı. Her defasında aldanışlarla geçerdi zamanı. O mutsuzluğuna, yenilişine öfkelenirken, mutsuzluğu birilerinin mutluluğu olmuştu çoktan. Acı, keskin, hain o lanet gülümseme ve gülümsemeler. Her gözünü kapayışında o alçak gülümsemeler resmolurdu zihninde ve kinlenirdi, kızardı, dişlerini gıcırdatır, yumruğunu sıkardı. Hızlı adımlarla eve dönüş yolunda nedenler ve niçinleriyle savaşırdı. Bir şey yapmalıydı, her zaman ki gibi.. Ama hiçbir şey yapmadan bekledi eskisi gibi.. Yarını..
Yarınında ne yaptı ki? Dününün aynısını, bekledi. Beklemek geçirecekti acısını. Aldatılıyor muydu? Neydi? Darbesi vuruyordu öksürüğüne yaşamın. Tesellisi olmalıydı. Elleri nasırlaşmış, gözleri yaşlanmıştı artık. Yorulmuştu. Kiminle savaşıyordu ki ve niçin? Dostları O’nun mutsuzluğuyla avuntulaşan birer alçaktı. Ailesine sığındı. Acıyordu içi. Haksızlık mı etmişti onlara, yılgınlığıyla. Ve yine bekledi. Annesi mutfağındaydı. Anne demek istedi, yapamadı. Denedi anlatmayı... Ama annesi de eski, bildik annesiydi. Sigarasını içine çeker, derinlere dalardı. Acaba dedi. Acaba annesi onun için mi düşünceliydi, farkında mıydı “O”’nun? Ama “O” anne bile diyemeden gitti.
|
|