Kayıtlı Kullanıcı Girişi |
|
Reklam |
Haberler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
SORMAGEÇ okunuyor. |
|
 |
Baþlýk |
: |
SORMAGEÇ |
| Kategori |
: |
Makale |
| Ekleyen |
: |
mehmet |
| Eklenme Tarihi |
: |
29.01.2009 |
| Okunma Sayýsý |
: |
214 |
|
|
|
Yazý Ýçeriði |
SORMAGEÇ
Kırklareli ,Lüleburgaz,Büyük karıştıran,Ahmet bey sözcükler yalın anlamıyla hepimize bir şeyler çağrıştırabilir.Benim için bu dört isim unutulmaz günler doyumsuz yaşam ve paylaşılan dostluklar demektir.1971 yılı haziranında Erzurum Eğitim Enstitüsünü bitirdikten sonra gidemediğim kura da bana çıkan atama kararnamemin görev yeri unvanıydı.İnsanlar başlarına geleceği beklerken keseri hep kendi taraflarında görürler, kararna-meye bakınca kendimi Lüleburgaz da Ahmet Bey isimli bir hayırseverin yaptığı orta okula fen bilgisi öğretmeni olmanın hayaliyle yaşadım.Lüleburgaz neresi deseler İstanbul dan daha batıda bir şehir diyebilirdim.Rahmetlik Anam cahil kişiler için “göğü yıldızdan yeri at bokun dan bilirler “ derdi.Ben de ömrümde bir kez İstanbul’a 1968 yılında Üniversite sınavları için gitmişim.Kemal Sunal filmlerin deki garip sırtında peynir çuvalıyla sirkeci garında çuvalı sıkı sıkı tutan okumuş ama cahil korkak Anadolu genci olarak.Şimdi öğretmenim cebimde kararnamem artık devlet memuruyum Topkapı garajından ilçemizin askerlik şube başkanıyla bindik Burgaz burgaz diye bağıran muavinin peşinden gördüklerimin en ba- kımlısı olan 302 Mercedes otobüse yumurtadan çıkan kuş gibi çevreyi tanı- maya çalışırken Lüleburgaz damadı Binbaşı yol arkadaşım Trakyalı ilk hemşerim.Durmadan anlatıyor.Bilgi bombardımanına tutuyor beni ama ben de dinlemek bir yana anlattıklarını duymuyorum bile durmadan düşünü yo-rum nereye gidiyorum? Kimlerle karşıla cağım? Bu uçsuz bucaksız sonsuz muş gibi görünen bu ovada ne yapacağım. Otobüs durdu. Çevreme bakama-
dan komutan imdadıma yetişti-
— Çorlu. Dedi. Trakya şivesiyle uzun uzadıya anlatacaktı ki kalın bir erkek sesi otobüsün içinde gürledi.
— Çorlu! nun aptal fıstıkçısı kaynanam kavurur ben satarım.
Ön kapıdan görülen orta boylu genç adımın elinde küçük sepet, içinde küçük kese kâğıtları ağzına kadar kabuklu fıstık dolu. Hem söyleniyor hem de hiç sormadan kese kâğıtlarını arada ilerlerken yolculara soramadan uzatarak hızla geriye doğru ilerliyor. Muavin arka kapının dibinden bağırıyor.
¬_ Asan çabuk in gidiceğiz. diyor ama Fıstıkçı Hasanın hiç duyduğu yok. Şoför arabayı kaldırdı gidiyoruz. Hasanın hiç aldırdığı yok. Paraları toplayınca kadar işine devam etti. Şehir çıkışına yakın bir yerde indi. Çok hoşuma gitti insanların olayları bakışında ki olgunluk ve esprileri bende rahatlama yüreğimde serinlik daha sonra karşılaşacağım bilinmeyenlere alıştırma oldu.
17 Eylül 1971 günü bilmediklerimle karşılaşma öğretmenlik mesleğine başlama hepsinden öte gurur günüm olmuştur. Ahmetbey Lüleburgaz’ın Büyük karıştıran nahiyesine bağlı üç bin nüfuslu on iki yılımı gönül hoşluğuyla geçirdiğim. İkinci vatanım. Elimde kötü bir bavul ama içinde birkaç parça çamaşır bir iki gömlek. Lüleburgaz’dan önce doğuya doğru ilerleyen Feramis ağanın kardeşi minibüsçü Nurettin Evren sekiz sapağından kuzeye yöneldi yol uzadıkça sanki benim sabrım gibi boyunda kısaldı. Aslında oldukça uzun boylu sayılırım.180- 190 arası boyuma rağmen iri cüsseli sayılmazdım. Hani denir ya kalem gibi erkek olanın işareti bıyık bırakmak sigara içmek hepsi varda bıyıklar ince yapılılar gür ve gösterişli değil kısacası kara kuru bir Anadolu kızanı kasaba girişinde durdu minibüs yolun solunda koca çam ağaçlarının kümelendiği yeşil çayırlara serpiştirilmiş basit kerpiç binalarıyla Cumhuriyet İlkokulu. Karşısında iki katlı yeni yapılmış görkemli ben buradayım diyen binasıyla Ahmetbey Ortaokulu. Okulun dış kapısında okulumuzun emektar hizmetlilerinden Halil Efendi kaparak aldı valizimi. Yüzündeki tebessümü şimdiki gibi hatırlıyorum.
Ahmetbey bir derenin ikiye böldüğü iki yakalı kasaba, en verimli ergene havzasının karıştıran ovası, derler ya insan eksen insan biter misali. Batıda bulunan mahalle Karşı mahalle Bulgaristan dan gelirken geldikleri yöre gereği Dağlılar, doğu kısım iki mahalle Gündoğdu ve Dere Mahalleleri.Onlar mı? Çoğu Mennüklü birazı dağlı. iki yakayı birleştiren beton köprü üzerinden çevreye bakınca Hayri ağanın mandırada çalışan yorulunca ayaklarını dizlerine kadar suya sokan Bekir ve Süleyman beklide yedikleri fazla hoşmerim den yemleme olmuşlar. Ördek sürüleri bir dalıp bir çıkıyorlar sonrada Un fabrikasının döküntüleriyle bayram ediyorlar. Kuzeye baktığınızda ilerlerde kiremit damlı küçük bir yapı görüyorsunuz. Kasabamı-zın yağ hanesi Ahmetbey artık benim kasabam oldu değil mi. Nasıl olmasın zaten bende onların evlatları Memet Ocaları değilmiydim Onlar bizim anamız, bacımız, amcamız, dayımız yoldaşımızdılar. Mimar Aydın zevkle başına taktığı ve hiç çıkarmadığı fötr şapkasıyla gülümseyen gözleriyle gelen giden öğretmenlerin hamisiydi. İki katlı evinin altında bulunan yan yana iki küçük dükkân bizden öncekilerin olduğu gibi bizimde evimiz olmuştu. Fevzi beyden kalan tel somya üstünde mitil bir pamuk yatak elbiselerimizi kapı arkasına astığımız askılıklar bir ucunda yüz havlumuz. Diğer dükkân da kalan yol arkadaşım öğretmenliğe benden bir gün önce başlamakla her zaman övünen Tefennili Süleyman Hoca matematikçi hem de öyle matematikçi ki tombalacı Osman la saatlerce olasılık hesabı yapan fotoğrafçı arkadaşım. İki garip haftada bir yağ haneye giderdik. Ama ne ayçiçeği yağı çıkarmaya nede yemeye islimden çıkan sıcak suyla fabrikanın arkasında banyo yapmaya her zaman değil arada birde Lüleburgaz daki hamama gider Sivas lı hemşerilerime kese olurduk. Yüz yıkama, tuvalet mi 20 metre ilerde cami ve şadırvanı ne güne duruyor. Biz zaten bu usullere doğarken alışmışız. Çocukluğumda da kimsede olmayan lüksümüz vardı. Evimizin bitişiğinde Memiş Pınarı lavabo ya da musluk bilmiyorduk ki.
Dört şubeli okulumuzda dört öğretmendik. Türkçe, sosyal, matematik, fen. Elde olan bu ne demiş macir Raif “ne kadar ekmek o kadar köfte” Fizik olarak ben büyük öğrenciler minik günler geçti bana güven geldikçe ben devleştim efendi saygılı köy çocukları ezilip büzülmeye başladılar. İnsan psikolojisi mi? Eğitim yöntem ve metotları mı? Hak getire kaba düzen bildiklerimizi aktarıyoruz. Ama nasıl bilmem ki. İkinci sınıfa girdim derse başlayacağım. Orta sıralarda sarışın saçları örülmüş bir kız öyle ağlıyor ki gözyaşları sel gibi salya sümük denir ya öyle. Hırsa gidip ne olduğunu sordum.
— Öğretmenim! Kalemi mi çalmışlar. dedi
Ama susması bir kenara daha da çok ağlıyor. Dersi bıraktım. Öğretmensin ya suçluyu bulmalısın. ders boyunca tüm öğrencilerin üzerlerini çantalarını 12 eylül polisi edasıyla özenle aradım. Ama yok nafile zil çaldı. Mağlubiyetime sebep ararken Sormağeç!in çılız korkak sesi duyuldu.
— Öğretmenim! Kalemi mi buldum. Tam şükür diyemeden ekledi. -----Kalemi mi sacıma sokmuşum. Yıllar sonra Lüleburgaz Lisesinin yaptığı bilgi yarışmasında yarışma ekibin deki resmini görünce çok sevinmiştim. Bir de kardeşi vardı sarı kıvırcık saçlarıyla yumuk gözlü efendi haliyle Akça köyden gelen en iyi öğrencilerden biri idi. Artık çevreyi tanıdık bir şey yapalım istiyorum. Komser Mehmet Ertuna Dernek başkanı, bizlerle ilgilenmeyi seven esnaf çoğu boş olan zamanımızı geçirdiğimiz mekânlardan birinin sahibi.
- Komser! Akça Köyden Sormağeçlere yardım yapabilir miyiz? Dedim. Bıyık altından güldü. Meğerse köyün zenginlerindenmiş. Sormageç’ler. Askerde komutanı sorarmış oğlum soyadın ne deyince oda o da hep _Sormageç komutanım. Dermiş. Rivayet olunur ki komutan kafayı yemiş.
Ahmetbey’in ilk manav dükkânını benim bildiğim Ali Topaç açmıştı. Mevsimine göre domates biber hıyar soğan maydanoz satardı. Topaç gibi kısa boylu başından çıkarmadığı kasketiyle beklide kelini kapatırdı. Arada canı sıkıldığında şapkayı yarım kaldırır kelini kaşırdı. Ondan biraz uzun boylu kardeşi Mustafa Topaç ise kamyonuyla balkanlardan süt toplar İstanbul’a götürürdü. Bir gün babam kadar sevdiğim Belediye başkanımız İbrahim ağabeyimizle Arnavut Ramadan’ın Naci Kaplan dan aldığı meyhanede oturuyoruz. Meyhanenin ortasındaki kuyudan çıkmış buz gibi rakıya Ramadan ağanın yaptığı patlıcan turşunun suyunu da ekledim. Âlemimiz muhabbetimiz kırıla. İçeriye telaşla Mustafa Topaç girdi. Selamünaleyküm dedi ve masamıza oturdu. Topaç her zaman esprili ve neşeli idi. Laf arasında dedim ki,- Mustafa ağa Ali ağabey mi büyük sen mi? Hiç beklemeden lafı yapıştırdı- O benden büyüktür, ama benden alçaktır derken eliyle kısa olduğunu gösteriyordu.
|
|
|
 |
SORMAGEÇ Yazýsýna Yapýlan Yorumlar |
|
Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor. |
|
|
 |
SORMAGEÇ Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz? |
|
|
|