Bir bacanağım var, mesleği berber... Aynı zamanda avcıdır.. Yani Ordudan Sivas’a tavşana, Erzincan’a kekliğe, Bafra ovasına ördek inmiş diye duyarsa makas bir yana, önlük bir yana köpeğini almayla bir bakmışsın Bafra bataklıklarında köpeğiyle çamurlarla cebelleşmekte.. On üç yaşındaki oğlumda ondan avcılık hikayeleri dinledikçe kendiside oturduğu yerden öyle keskin bir avcı olur ki atmadan havadaki turnayı gözünden vurur. Yani çok hayalcidir, bir şeyin aslından çok hayalini yaşamayı tercih eder....
Oğlum dokuz on yaşlarında; eniştesi -Onur yağmur yağınca senle bıldırcın avına gidelim demiş yazdan, Onur durur kalkar bıldırcın avı merakı yaşar...Sonbahar gelir bıldırcın göçü gelmeye başlamıştır, bir yağmurlu akşam bacanak, telefon açar, kılavuz sesleri geliyor, bu akşam bıldırcın çıkacak Onuru al gel..Oğluma söyledim, ilk defa, o kadar heyecanlandığına tanık oldum, gitmemek için bahane üretemedim. Yağmurluk, çizme ve kalın elbiseleri giydik ulaştık bacanağın evine. O hazırlıklarını yapmış. Bıldırcının av aracı; iki metreye yakın uzun bir sopa, ucunda basketbol potası genişliğinde dairesel bir çember ve o çembere geçmiş bir file. Benim ilgimi çeken en çok da gazyağıyla yanan lüks lambası, fışşşşşşşş diye ses çıkararak yanar, ara sıra gazyağının iyi yanması için, hava basan pompanın havası bitmiş olur, onu pompalarsın pompaladıkça kademeli ışığın gücü artar, arada birde anında havayı kesip salarsan ışık dopingli gibi yanar.. Lüks lambasının etrafının dörtte üçünü sigara jelatinin parlak yanıyla kapatmış, ışık etrafa dağılmamakta hepsi bir açıyı aydınlatmakta... Işığın şiddeti bıldırcının gözüne çarpınca hayvan anlık körlük yaşar, yağmurdan ıslanmış olduğu içinde kalkış yapamaz, yerinde siner kalır, onu bacanak öyle görünce ağı üstüne bindirir. O zaman benim oğlanda tarifsiz bir heyecan, sırtımda ağın içindeki bıldırcından daha fazla patırdamak da. Sırtımda, çünkü dikenlik engebeli ve yokuş fındık bahçelerinde bacanakla yürüyemeyecek kadar çelimsiz...Çocuk sırtımda ben bacanağın ardında,birde yağmurun şiddeti, öyle terlemişim ki sanki yağmur beni değil ben yağmuru ıslatıyorum....
Aydın ve münevver olmak bir lüks lambası gibi daima gazı dolu olmak dır... O şiddette her yanı aydınlatan ve yol gösterip ışık saçan olmaktır....Ama idealleri ve örgütlülüğü kalmamış bağımsızlığını kaybetmiş uluslarda aydın olmak veya aydınlık görevi, güdümlü insanlarda olması bana bir cephesi açık diğer yanları ışık saçıyormuş gibi jelatin kağıtla kapanmış lüks lambasına benzer gelmekte....Toplumun üstüne ışık tutan aydın görünümlü bağımlılar, toplumu bıldırcın gibi sindirerek üstünde egemenlik kurmaya çalışan global güçlere yem yapmaktadır... Karanlık bir çangıl da yönünü ve yolunun bilmeyen halka ışık tutarak yol gösterenlere inanmak siperli ışığın altında alınan yolun sonu çok kez de uçurum olur.. çünkü ışığı tutan yabancı, ışık olan halka yabancılaşmış,ışık tutulanda bıldırcınlaşmıştır. Bunun karşılığı biz halktan insanların sorunlarımızın çözümünde birisinin bize ışık tutmasını bekleyeceğimize bizler birer lüks lambası değil birer mum ışığı dahi olabilirsek hem kendimizi hem yakınımızı aydınlatmış oluruz, tek bizlerin ışığına kimse siperlik koyamaz, kimse bizleri tek tek söndürmekle uğraşamaz, birleştikçe güneş gibi ülkeyi değil dünyayı aydınlatacak güçte ışık enerjisi yaratırız. |
|