Kayıtlı Kullanıcı Girişi |
|
Reklam |
Haberler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
İNCİLERİ SAYARKEN okunuyor. |
|
 |
Baþlýk |
: |
İNCİLERİ SAYARKEN |
| Kategori |
: |
Hikaye |
| Ekleyen |
: |
ranamarcella |
| Eklenme Tarihi |
: |
22.01.2009 |
| Okunma Sayýsý |
: |
338 |
|
|
|
Yazý Ýçeriði |
İNCİLERİ SAYARKEN
Beyaz bütün kadınlara yakışır. Zaten birçoğumuz o kutsal beyaz elbiseyi giyeceğimiz günün hayaliyle büyürüz. Evcilik oynarken, annelerimizin elbiselerini giyip makyaj malzemeleri ile suratımızı boyarken, küçük ayaklarımıza on numara büyük topuklu ayakkabıları giyerken… Beyaz atlı bir prens her peri masalında vardır. Sihirli atıyla gelir. Sonra şatoda kırk gün kırk gece düğün olur ve herkes mutlu mesut yaşayıp gider. Peri masallarında üzüntüye yer yoktur. Sonunda hep mutlu biterler. Peki, gerçek hayatta düğünler hep mutlu mudur? Gelin, kutsal beyaz gelinliği içinde şatodaki sihirli bir balonun ardından sihirli bir hayata mı başlar? Bu öykümüzün kahramanı ise en mutlu gününde beyazlar içinde aslında en hüzünlü gününü yaşayan Nida. Yirmi yaşına daha birkaç gün önce basan Nida… Aşkı tanımayan, asla tanımayacak ve bugün görevi icabı bebek bekleyen Nida…
Nisan ayına göre sıcak bir hava vardı. New England, yani Yeni İngiltere diye bilinen Amerika’nın doğusundaki bu bölgeye gelen bilir. Burası Nisan’da daha ısınmaz. Serindir ve kışlık montlar henüz dolaba kalkmamıştır. Ama o gün hava gayet sıcaktı. Güneş tepedeydi ve peri masallarında olduğu gibi tepeden dünyayı izliyordu. Bütün aile telaşlı olduğu kadar coşkuluydu. Daha yapılacak çok iş vardı akşama kadar. Sabah çok çabuk geçip gitmişti bile. Daha yemeklere başlanmamıştı. Çok iş vardı. Gelinlik daha bir saat uzaklıktaki Stanford’daki Türk Gelinlikçiden gelmemişti bile. Bu Nida’nın ağabeyi Yusuf’un işiydi. Zaten Yusuf’un öyle sürekli bir işi de yoktu. Yani bugün rahatlıkla arabayı alıp gidebilir ve Nida’nın gelinliğini getirebilirdi. Son rötuşlarında bir sorun yoksa bayanlar yemekleri tamamlayıp saç baş yaptırana kadar gelirdi Yusuf. Cumartesi günü, öğlen vakti I-95 karayolunda fazla trafik de yoktur.
Yusuf hazırlandı ve fabrika satış mağazasından ucuza aldığı markalı spor ayakkabılarını giydi. Aynı yerden alınma montunu eline aldı çünkü araba sıcak olurdu. Beyaz gömleğinin üst düğmesi açıktı. Boynunda Türkiye’deyken aldığı sarı altın zincir vardı ve gömleğin açık düğmesinin altından görünüyordu. Ucunda, üstünde adı yazılı bir Cevşen taşıyordu çünkü bu memlekette korunmaya ihtiyacı vardı. Koyu mavi kot pantolonu buradaki gençlerin giydiğinin tam tersine oldukça dardı. Kapıda hazır bekleyen Yusuf girişteki aynaya bakarak eliyle koyu sarı saçlarını şöyle bir arkaya doğru attı. Babasını işe bırakmak için bekliyordu ama babası daha namazını bitirmemiş olmalıydı ki görünürde yoktu. Hanenin kadınları bugün düğüne koştururken Nizamettin Bey birkaç saatliğine de olsa işe gitmeliydi. Çünkü bugün cumartesiydi ve pizzacı kalabalık olurdu. Yerine öyle hemen geçebilecek başka bir aşçı da yoktu, zira işin inceliğini bilen her memleketli zaten başka pizzacılarda çalışıyordu. Yusuf kemerli burnunun üstündeki koyu yeşil gözlerini ovuşturdu. Acaba bugün iki arada bir derede Stella ile buluşabilir miydi diye düşünüyordu bir yandan. Yusuf’un ailesiyle artık tanışmak isteyen Stella ile dün kavga ederek ayrılmışlardı çünkü Amerikalı garson kız Stella öyle evine getirebileceği türden bir kız değildi. Zamanı gelince zaten annesi ona Karadeniz’deki köylerinden uygun bir gelin bulacaktı. Onlar ele karışmazlardı.
Nizamettin Bey’in kapıya gelmesiyle beraber kapıdan çıktılar. Ev iki katlı tipik bir Amerikan eviydi ama alt kat ve üst kat iki ayrı daire şeklinde inşa edilmişti ve onlar alt katta otururken üst kat komşuları teyze kızı ve onun ailesiydi. Tabii bugün onların da mutfağı epeyce meşgul olacaktı. Dün gecenin yorgunluğu ile ev halkı bugün kalkmakta gecikmişti ve kahvaltı sofrası daha yeni, kalkıyordu yerdeki siniden. Evi de bir süpürmek gerekliydi çünkü dün gece Nida’nın kına gecesine gelen kızlar her ne kadar toplamış olsalar da gitmeden tabii ki ev sahibesinin ev işinin yerini tutmazdı. Artan mısır ekmeği fırına geri kondu. Sofra bezi katlandı ve kalktı ortadan. Sini mutfak kapısının arkasında yerini buldu. Bulaşıkları Nida yıkamaya başladı ki annesi süpürgeyi çalıştırıp yeşil renkteki halıyı başladı süpürmeye. Halı da Stanford’daki Türk mağazasından alınmıştı odadaki mavi kareli çekyatlardan oluşan koltuk takımı gibi.
Nida mutfaktaki işini bitirince elinde bir toz bezi annesine yardıma geldi. Yüzü bu sabah her zamanki gibi cıvıl cıvıl değildi. Elinde eski pembe bir gömlek yırtılmış ve toz bezi olmuştu. Orta sehpayı silmeye koyuldu. Üzerinde aslında beyaz dantel, el işi bir örtü vardı ama onu da kaplayan şeffaf plastik bir yüzey örtüsü vardı. Kapı çaldı. Gelen gene dün akşamki kızlardı. Nida’nın hala pijama altı ve bir penye ile dolaştığını görünce çığlık atan Emine Nida’yı zorla odasına gönderdi. Saçlarına ilk kez gölge yaptıracaktı bugün Nida ve bu uzun sürecekti. Ancak yetişirlerdi. Nida altına bir kot giyip aynı pembe penye ile geri geldi hep birlikte çıktılar annesini geride bırakarak. Annesi birazdan üst kattaki teyze kızı ile beraber yemeklere girişecekti.
Birkaç saat sonra Nida Türk kuaförü Nilüfer Teyzenin evinde başında alüminyum folyo dolu saçının kokusuna daha fazla dayanamayacağını hissediyordu. Ellerine beyaz ojeler sürüldü ve beyaz yüzüne renklerin tenine gidip gitmeyeceğini bile gözetmeden pembe bir makyaj yapıldı çünkü gelin makyajı pembe olurdu. Gerçi Nida’nın yüzü bebek gibiydi ve ne sürseler yakışırdı. Ama şimdi folyolar çıkınca saçlarında görünecek sarılar onun yaşını olduğundan büyük gösterecekti. Nida daha çocuk gibi hissediyordu kendini ama babası ona artık kadın olma yaşına geldiğini söylemişti o gece, o uğursuz gece… Necip ve ailesinin hayırlı bir vesile için çiçeklerle oturmaya geldikleri o uğursuz gece…
Nida aynaya baktı uzun uzun ve kafasında kaç tane toka olduğunu merak etti. Aynadaki bir yabancıydı. Saatler sonra daha da yabancı olacaktı. Yabancı bir soyadına sahip yabancı birinin karısı olacaktı. İki kere gördüğü uzaktan akrabası Necip’in karısı olacaktı. En azından ele gitmiyordu ya, ailesi mutluydu. Peki, burada üniversitede okuyan İstanbullu çocuk? O eldi işte. Ondan ailesine bahsedemezdi bile. Ama o tepkisiz kalmıştı her şeye ve kaçmayı teklif bile etmeden kaderlerine boyun eğmişti. Necip’in karısı olacak ve onu bir daha asla görmeyecekti. O geceden sonra babası çalıştığı kemer fabrikasındaki işini de bıraktırmıştı. Artık sigortası yoktu. Necip’in boyunduruğu altına giriyordu. Hoş, birikmiş parası da yoktu çünkü bu güne kadar kazandığını çalışmayan ağabeyi Yusuf’a vermişti hep. Bir kere vermek istemediğinde Yusuf acımadan suratını dağıtmıştı. Ailesi de bunun için ona kızmıştı çünkü Yusuf erkekti. Öyle ki salonda asılı resimler arasında bile Nida değil hep evin oğlu Yusuf vardı, rüyalar ülkesi Amerika’da Amerikan vatandaşı olan ve İngilizceyi iyi konuşan Nida değil, lise bitmeden gözleri açılmasın diye okuldan alındığı için diploması olmayan Nida değil, ne Türkiye’ye ne de Amerika’ya ait olmayan Nida değil.
Yusuf çoktan dönmüştü Stanford’dan. Yemekler hazırdı gitmek üzere. Arabalar gelip gidiyordu ve kazanlar arabalara yerleştiriliyordu düğünün olacağı Türk Kahvesine götürülmek üzere. Türk usulü düğünler hep orda olurdu. Sahile yakın döküntü bir binanın içindeydi Kahve. Yeterince genişti ve üç yüz kişiyi rahat barındırabilirdi. Portatif bir sahnesi vardı düğünlerde kurulmak üzere. Diğer günlerde kapalı dururdu ki masalara yer kalsın. Akşam geç saatlere pizzacılarda çalışan erkekler burada buluşur bir iki el oyun oynarlardı eğer o gece kumarhaneye gidilmeyecekse. Daha da geç saatlerde evde bekleyen karılarına giderlerdi. Necip de yirmi dört saat açık kalan bir restoranda çalışıyordu. İngilizcesi olmadığından masa temizliyordu daha ve garsonluğa henüz terfi edememişti. Nida ile nikâhlandıktan sonra zaten çalışma izni alabilecekti. Necip’in ailesiyle oturacaklardı başta. Nida da o evde bekleyen kadın kabilesine katılmak üzereydi.
Kutsal ve masum beyaz gelinlik… Mutluluk sembolü beyaz gelinlik… Nida hazırlanmış oturuyordu kahvenin arkasındaki odada ve çağrılmayı bekliyordu belediyeden görevli adam gelecekti az sonra. İmam nikâhı birkaç gün önce kıymıştı, bir sabah. Şimdi resmen kıyılacaktı. Nida yere doğru gözlerini odakladı. Uzun kollu elbisesi Nida’yı iyice uzun boylu göstermişti. Necip bariz daha kısaydı. Eteği incilerle süslüydü ve incileri kendi kendine saymaya başladı. Yüzü gülmüyordu aksine ağlamaklıydı. Birazdan gözyaşları dökülecekti o incilerin üzerine. Herkes mutluydu Nida için ama onun içi acıyordu, kalbi ağrıyordu. Kimse ne istediğini sormadı ona. Kimse Necip hakkında ne hissettiğini, ne düşündüğünü sormadı ona. Acaba kaç inci vardı eteklerinde, acaba kaç gözyaşı vardı gözlerinin içinde… Duvağını yüzüne çekti. En azından ağlayan gelini kimse göremeyecekti, zira bugüne kadar görmemişlerdi ki. İncileri saymaya devam etti. Annesi içeri elinde kırmızı bir kurdele ile geldi ve Nida’nın beline sardı. Bekâret kanı beyaz çarşafta nasılsa öyleymiş bu saflık sembolü kemer bozuntusu. Nida’nın içi sızladı çünkü birkaç saate gerçekten kanı dökülecekti.
Vitrine konacak porselen bebek gibi süslendi Nida. Altınlar takıldı. Karalâhana dolmasından mısır ekmeğine her şey vardı masalarda. Helal etler kesilmişti düğün uğruna ve New Jersey’den et taşınmıştı buralara kadar pilavla kavurmak üzere. Pilav bile Türk malıydı. Herkes güldü, oynadı, eğlendi. Halaylar çekildi ve horon tepildi. Ama bütün bunlar masallardaki gibi kırk gün kırk gece sürmedi. Aksine birkaç saat sonra herkes evine dağılmaya başlamıştı yavaş yavaş. Müzisyenler ücretlerini aldılar. Yusuf gizliden içtiği rakıyla çakır keyif olmuştu. Kardeşini everiyordu ya en mutlu günüydü kardeşinin mürüvvetini görmek. Sonunda gece bitti. Nida hala gelin masasında oturmaktaydı. Ayakları ağrımıştı bir numara küçük gelen beyaz ayakkabıdan dolayı. Ama acıya hissiz, sadece incileri sayıyordu yine, bu gece kaçıncı kere.
Kapının önündeki arabaya binildi. Önünde Türk usulü çiçekler ve bir de gelin bebek vardı. Arkasında Amerikan usulü teneke kutular bağlıydı. Araba bu gece Necip’in ailesinin olmayacağı evin önüne geldi. Bir apartman binasıydı bu ve daire iki oda bir salondan ibaretti. Odalardan biri geline döşenmişti. Küçük bir odaya bütün çeyizleri hurçlarla sıkıştırılmıştı ve beyaz örtülerle bezenmiş büyük bir yatak duruyordu. Yatak odaya büyük gelmişti ve tuvalet masası ile yatak ve dolap arasında ancak santimlik mesafe vardı. Necip banyoya girip abdest aldı ve Nida üzerini çıkarıp tuvalet masasının önündeki komedinin üzerine gelinliğini sabah kaldırmak üzere düzgünce koydu. Geceliğini giydi ve yatağa girip kocasını bekledi. Necip iki rekât namaz kıldıktan sonra odaya geldi ve ışığı kapatmadan yatağa girdi. Nida dudaklarını ağlamamak için ısırırken bir yandan yanındaki komedinin üzerinde duran gelinliğinin incilerini bir kere daha sayıyordu…
Rana Marcella Özenç
|
|
|
 |
İNCİLERİ SAYARKEN Yazýsýna Yapýlan Yorumlar |
|
Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor. |
|
|
 |
İNCİLERİ SAYARKEN Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz? |
|
|
|