Kayıtlı Kullanıcı Girişi |
|
Reklam |
Haberler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
Onun adı ilk öpücük… okunuyor. |
|
 |
Baþlýk |
: |
Onun adı ilk öpücük… |
| Kategori |
: |
Hikaye |
| Ekleyen |
: |
ranamarcella |
| Eklenme Tarihi |
: |
22.01.2009 |
| Okunma Sayýsý |
: |
287 |
|
|
|
Yazý Ýçeriði |
İLK ÖPÜCÜK
Onun adı ilk öpücük, ılık ve unutulmaz… Öyle bir heyecan yaratır ki insan bedeninde, kalp kaçmak ister kafesinden. Damardaki kan öyle coşar ki tepeden tırnağa kızarır yüz. Beden daha önce hissetmediği bir duyguyla kaplıyken duygusallık yeni keşfedilen cinselliğe karışır. Ürperirken beden, kalp gece sokakta kalmış korkak bir yavru kedi gibi titrer.
Onun adı ilk öpücük…
Çalar saat çalmaya başladığında İnci’nin rüyasındaki yaşlı korkunç adam bağırmaya başladı. Ettiği küfürler arasında İnci’nin bunun bir rüya olduğunu anlaması ve uyanma vaktinin gelmiş olduğunu fark etmesi birkaç dakika aldı. Hava henüz aydınlanmamıştı. Ama tabii ki yeni bir şehirde yeni bir okuldaki ilk güne hazırlanıp ne giyeceğini seçmek zaman alacaktı. Sonra tabii annesi onu zorla sabah sabah kahvaltıya oturtacaktı. Gece yatarken saati kurmak kolay olmuştu çalar çalmaz kalkacağını kendine söz vererek ama saat gerçekten çalmaya başlayınca şimdi tereddüt ediyordu yataktan çıkmak konusunda. İçinde bir korku vardı. Acaba nasıldı bu yeni okuldaki çocuklar…
Nihayet üzerine şeker pembe bir merserize kazak ve kot etek geçirdikten sonra kıyafet deneyip çıkarmaktan dağılmış küçük odada yürüyecek yer bulup aynanın önüne gelen İnci neredeyse kırmızı olan saçlarını taradı. Çene hizasında küt olan saçlarıyla bütün çocukluğu boyunca başka çocuklar hep dalga geçmiş ve ona ‘Çilek Kız’ adını takmışlardı. Dudaklarına hafif yavruağzı tonunda bir parlatıcıyı sürerken aslında oldukça güzel olan bu genç kız her genç kızın yaptığı gibi ne kadar çirkin olduğuna kanaat getirip bunaldı. Yan dönüp profilden kendini seyrederken şeker pembenin onu ne kadar şişman gösterdiğini düşündü. Olmayan göbeğine yoğunlaşırken onun tek gördüğü ikiz bebek taşıyan hamile bir kadının bedeni kadar geniş bir bedendi. Kazağı çıkarıp yere attı ve kurtarıcı renk olan siyah renkli bir başka kazağı yerden alıp giydi. Elektriklenen saçlarını eliyle düzeltirken bir yandan odadan çıkmaya çalışıyordu. Kapının önünde geceden hazırladığı sırt çantası vardı. Kaptığı gibi odadan çıktı ve kapıyı kapattı ki annesi bugün İnci’nin yatak odasının olduğu ikinci katta gezinirken ya da ev işi yaparken odanın ne halde olduğunu fark etmesin.
Annesi çoktan kalkmış masayı hazırlamıştı. Çörek, akça ağaç şerbeti, yumurta ve sosis… Taze sıkılmış portakal suyu… İnci’nin yumurta sevmediğini annesi ne zaman kabullenecekti? Masaya oturdu ve çöreklerine şerbet dökerken kaç kalori alacağını merak etti. Annesine göre bu yaşta bu kaygıları olmamalıydı. O ne anlardı ki! Portakal suyunu bir dikişte içti. Çörekleri nerdeyse çiğnemeden mideye indirdi ve ayaklandı. Banyoya koştu ve dişini fırçalamak üzere çeşmeyi açtı. İyice açtı ki kusarken annesi duymasın. Son zamanlarda şüpheleniyordu İnci’nin deli gibi yediği halde hızla kilo vermesinden.
İnci banyodan çıktığında kimyager olan babası da yeni kalkmış ve daha üstünü giyinmeden Türkiye’den aldığı penye pijamalarla masaya oturmuştu. Oldukça esmer ve kalın kaşlı olan babası aşırı ince ve uzundu. İnci’nin annesi ise tam tersine şişko ve kısa boylu olan çilek kızılı İrlanda asılı bir Amerikalıydı. Babası İstanbul’da henüz bir üniversite öğrencisiyken Antalya’ya gittiği bir tatilde tanımıştı bu kadını. Sonra âşık olup evlenmişlerdi ve bir haftalığına tatile gelmiş olan Maggie, Haluk’un okulu bitene kadar kalmış, tipik bir Anadolu ailesine yabancı gelin olmanın çilelerini yaşamış ve sonunda kocasını daha iyi bir gelecekle kandırıp Amerika’ya getirmeyi başarmıştı. Bir daha da asla İstanbul’a dönmemişti. Haluk’un ailesi birkaç kez gelmişlerdi. Haluk da birkaç kez İnci’yi kültürünü tanısın diye götürmüştü ama İnci çok ilgilenmiyordu doğrusu dilini bile konuşmadığı ve yanaklarını sıkıştırıp sürekli ağlayan, başı beyaz tülbentle örtülü şişko babaanneyle ve çat pat İngilizce konuştukları halde kendilerini bir şey sanan şımarık kuzenlerle.
‘İyi giyin, bugün hava serin’ dedi annesi yeni yerleşmiş dolaptan İnci’nin montunu çıkarırken ve kızına uzatırken.
Kolilerin çoğunu açmıştı bile ve çoğunlukla yerleşmişlerdi yeni eve. Boston’daki ilk haftalarıydı. Chicago’yu bırakmak zor olmuştu ama Haluk iyi bir terfi almıştı çalıştığı şirkette ve taşınmak böylece gündeme gelmişti. En çok İnci için zor olmuştu bu karar çünkü yan evlerinde yaşayan ve birlikte büyüdüğü en yakın arkadaşı İsabel’den ilk defa ayrılmıştı bu kadar uzun süreliğine. Daha önce sadece yaz tatillerini ayrı geçirmişlerdi, onlar Michigan Gölü üzerindeki yazlıklarına gittiklerinde ve İnci babasıyla İstanbul’a seyahat ettiğinde.
Tipik bir Yeni İngiltere evinin önünde okulun servis otobüsü bekliyordu. İnci ne annesine ne de babasına bir şey söyledi, sadece surat asmaya devam etti bu taşınma kararı alındığı günden beri yaptığı gibi ve servise bindi. Oturmadan şöyle bir göz attı ve İsabel’i özledi birden. Çok yalnız hissediyordu. Yalnız bir tek çocuk olması yetmiyormuş gibi evdeki o canavarlar yüzünden şimdi de tek ve en yakın dostunu uzaklarda bırakmıştı.
Bir sürü ev ve apartman binasının önünden çocuklar toplandıktan sonra yarım saat kadar sonra okulun önüne geldiler. Aşağıya inerken annesi bugün haklı olduğu için kızıyordu İnci. Gerçekten serindi hava ve etek giymekle pek akıllı davranmamıştı zira siyah naylon çorapları ince gelmişti. Tabii bunu asla itiraf edecek değildi.
Danışmanlardan yardım istedikten sonra sınıfını buldu. Kimsenin onu fark etmediği ve kimsenin ona hoş geldin bile demediği vasat bir gün geçirdi. Öğlen yemeğini kafeteryada yalnız başına yedi. Annesinin hazırladığı bol mayonezli salamlı sandviçi yerken ve elma suyunu içerken İsabel ile ne kadar güldüklerini hatırladı. Sonra kızlar tuvaletine beraber giderlerdi ve ikisi de ne yedilerse kusarlardı. Sonra tabii okul çıkışı Bryan ve arkadaşlarını futbol oynarken seyretmeye gitmeden önce bir de makyaj sefası vardı. Yüzlerini fazlaca boyarlardı eve giderken temizlemek üzere çünkü İncinin babası İsabel’inkinin tersine sadece dudak parlatıcısına izin veriyordu o kadar.
İnci öğlen tatili bitmeden tuvalete gitti ve ne var ne yok kustu. Şimdi İsabel burada olsa dersi asar okulun arkasında birer de sigara yakarlardı. Bu yeni okulun arkası bunun için ideal görünüyordu çünkü arkada uçsuz bucaksız görünen bir orman vardı. Dudaklarındaki parlatıcıyı yeniledi ve sınıfına döndü.
Akşam çekilmezdi eve gitmek. Babası yorgun gelmişti. Ayaklarını uzatıp televizyon kanallarını zaplamaya başladı. Yukarıya henüz kablo çekilmediği için odasına kapanıp MTV seyredemeyecekti İnci bu gece. Annesi ise çoktan akşam kokteyllerini fazla kaçırmış gene Haluk’a bağırıyor ve her zamanki gibi ilgisizlikle suçlarken intiharla tehdit ediyordu. Zaten şu evde bir gece huzurlu geçmezdi ki. Haluk Maggie’yi dikkate bile almıyordu artık çünkü bu yersiz tehditlerinden herkes sıkılmıştı. Bir de o senin yüzünden işi bıraktım, senin yüzünden şunu yaşadım bunu yaşadım tartışması vardı sırada. Bazen İnci merak ediyordu annesi gerçekten intihar etse acaba daha mı huzurlu olurdu ev? Ama yok, suratsız ve bir yabancının ciddiyetine sahip babayla nereye kadar huzur olurdu ki. İkisinden de kurtulmak isterdi aslında. Küçükken babaannesinin yanına İstanbul’a gönderildiğini hayal ederdi bazen. Ne de olsa kadın yalnız yaşıyordu. En azından hiçbir şeye karışmazdı ve İnci İstanbul’da güzel bir hayat yaşar giderdi.
Çoktan sarhoş olmuş annenin koltuğa ağlayarak yığılmasının ardından Haluk pizza siparişi verdi, zira karısından bu durumda pek bir sofra beklentisi yoktu. İnci’ye ne istediğini sordu ama cevap vermese de olurdu ne de olsa belliydi söyleyecekleri pizzanın türü. Bol kaşarlı ve karışık sebzeli, temiz helal bıçakla kesilmiş… Bir kere aslında sosisli istediğini belirtmişti babasına ama kızmıştı Haluk. ‘Biz domuz yemiyoruz’ dedi ve kestirip attı. İnci’nin tuhafına gidiyordu bu inançlar çünkü adamın ne oruç tuttuğu ne de namaz kıldığı vardı. İçmeye gelince onu da yapıyordu ama domuza gelince o kara listedeydi. Pizza gelince beraber yediler. Haluk yorgunluk birasını içerken İnci kolasını bitirip odasına çıkmak için izin istedi. Biraz bilgisayara takıldı İsabel orda mı diye ama bu gece İsabel girmemişti İnternete. Ne tuhaf, İsabel genelde her akşam girer ve de çok geç saatlere kadar yaşını büyüterek sohbet odalarına takılırdı. Bu akşam ise yoktu. Çok geçmemişti ki İnci kusmanın da verdiği yorgunlukla uyuya kaldı.
Sabah yine bangır bangır saat sesine uyanan İnci her sabahki rutine koyuldu. Giyindi, aşağıya indi ve bir gece önce sızana kadar içen kendisi değilmiş gibi enerjik olan annesinin İnci’ye inat yapar gibi hazırladığı yumurtayı yine yemedi. Kızarmış ekmek ve yağı fazla kaçırdı. Reçeli annesi bakmadığı bir sırada parmaklayıp parmaklarını yaladı. Tuvalete gidip suyu açtıktan sonra fazla kaçırdığı yağlı ekmeği ve parmakladığı reçeli kustu. Montunu giyip servise bindi ve görünmez olduğu okula ikinci kez gitti.
Öğlen olunca bu sefer fıstık ezmesi ve reçel sandviçini yedi ve karışık meyve suyunu içti. Yine İsabel’i düşündü ve hiç aramamış olduğu için ona kızdı. Ne çabuk unutmuştu. Dün İnternete de girmemişti zaten. Tuvalete gitti yine ve öğlen yediği her şeyi kustu. Akşam eve gitti ve annesini yine fazlaca içmiş buldu. Yine babasıyla telefonda hazır sipariş edilmiş gereksiz kalorilerden oluşan yemekleri yedi. Annesinin kolundan tutup yatağına gitmesine yardım etti. Bu esnada annesi ona bağırıyordu ve babasıyla aralarına girmekle suçluyordu yine. İnci öğrenmişti bunların takılacak sözler olmadığını çoktan çünkü Maggie ertesi sabah uyanınca hatırlamayacaktı bu sözleri. Annesini yatırdıktan sonra İnci üzerinde kontrolü olan tek şeyi yaptı ve kilosunu dengelemek üzere tuvalette kustu. İsabel yine İnternette yoktu. Bu sefer evini aradı ama annesi İnci’ye onun Bryan ile sinemaya gitmiş olduğunu açıklayınca canı sıkıldı. Neye daha çok kızdığını bilemiyordu. İsabel onu bu kadar çabuk unutup hayatına devam etti diye mi yoksa onun hoşlandığı sarışın ve şeker kırmızı yanaklı Bryan ile çıktı diye mi. İsabel ile çok hayal kurmuşlardı. Bryan bir gün İnci’ye çıkma teklifi etseydi babası kesinlikle izin vermezdi ama ne yapıp edip gizlice onunla çıkacaktı. Hep ilk kez onu öpen erkeğin Bryan olacağını hayal etmişti ama belki o şimdi İsabel’i öpüyordu.
Canavar saat yine çaldı hava aydınlanmadan. Sabah rutini yine başladı. Sonra öğlen… Akşam servis dışarıdan mutlu görünen tipik Yeni İngiltere evinin önüne geldiğinde bu sefer farklı bir şey oldu ve evin önünde servisten kimse inmedi. İnci ortalarda yoktu.
Telefon çaldığında Haluk eve yeni giriyordu. Bir süredir çalıyordu belki ama Maggie bu sefer çoktan odasında sızmıştı ve telefonu açamamıştı. Haluk koşup açtı ve birden yere yığıldı. Ne ağlıyor, ne gülüyordu. Kaskatı kesilmişti.
Öğlen rutini bitince kusmaktan dönmüş olan İnci okulun arkasındaki ormanlara doğru yürümüştü gizlice bir sigara içmek için. Park yerini geçerken tansiyonu düşen İnci yere düşerken başını vurmuştu. Okulda görünmez olan İnci’yi dersler bitene ve eve gitme saati gelene kadar kimse fark etmemişti.
Onun adı ilk öpücük, ılık ve unutulmaz… Öyle bir heyecan yaratır ki insan bedeninde, kalp kaçmak ister kafesinden. Damardaki kan öyle coşar ki tepeden tırnağa kızarır yüz. Beden daha önce hissetmediği bir duyguyla kaplıyken duygusallık yeni keşfedilen cinselliğe karışır. Ürperirken beden, kalp gece sokakta kalmış korkak bir yavru kedi gibi titrer.
İnci’nin unutulmaz ilk öpücüğü görünmez olduğu okulda ölümle olmuştu.
Onun adı ilk öpücük…
Rana Marcella Özenç
|
|
|
 |
Onun adı ilk öpücük… Yazýsýna Yapýlan Yorumlar |
|
Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor. |
|
|
 |
Onun adı ilk öpücük… Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz? |
|
|
|