Benden büyük, ağabeyimden küçük bir kuşak vardı, bizim köyde. Bunlardan anımsadıklarım: Ücü’nün Ahmet, Ayrancı’nın Abdulla, Yanır’ın Kemal, Callat’ın Sileyman, Zohta’ın Müslüm, Parey’in Ali, Simor’un Ahmet, Keliş’in Oğlu’nun Büyran(Burhan), Cılı’nın Himmet, Sülo Gilin Civrik, Gar’aşur’un Guluh, Cücüğün Arap,Deliuccüğün (Deli Küçük) Satılmış vb.
Himmet ve Büyran’la kapı komşusuyduk. Himmet, işinde gücünde, sessiz ve derinden gidiyordu. Önünde koskocaman ağabeyi olmasına rağmen babaları Zeynel emminin ölümünden sonra ailenin bütün sorumluluğunu omuzlamıştı. Onun bu gösterişsiz gayreti, karşısındakilerde saygı uyandırırdı. Onunla konuşurken herkes, ölçülü ve ciddi bir tavır takınırdı.
Askerliği sırasında iyi bir fren- balata ustası olmuştu. Çorum’a açtığı dükkânını daha sonra Ankara’ya taşımış, köyün gençlerinden epey zanaatkâr yetiştirmişti. Ne yazık ki yakalandığı amansız bir hastalıktan kurtulamadı. Genç yaşta aramızdan ayrıldı. Ruhu şad olsun. Yetiştirdiği gençler “Allah razı olsun “ derlerse ne ala. Sayesinde ekmek yiyorlar.
Büyran’ı önünde önlük, ayağında kelik, dizleri torbalanmış pantolonu ve yağlı saçlarıyla sebze- meyve kasaları ve tunç kefeli terazisi arasında koştururken anımsarım.
Sonraları nasıl kolayını bulduysa kapağı Almanya’ya atmış. Gel zaman git zaman bir gün köye döndüğümde toprak damlı evinin yerinde iki katlı, beton arma, görkemli bir bina gördüm. Ağustos ayında kuzeye bakan balkonu geniş ve pek ferahtı. Ağ taştan esen serin yel, doğruca balkonu yelpazeliyor, cana can katıyordu.
Oysaki eski evin dam başında, kurutulmak için yığılan çayırın gölgesinde Hasan Kayalı ile kâğıt oynarken öğretmene yakalanışımızı hâlâ hatırlıyorum ürpererek…
Öğretmen de öğretmen değil, korkulu rüyamızdı sanki. Evde, düğünde, kahvede hatta cemde bile gölgesini hissederdik. Görevlendirdiği arkadaşlarımız vasıtasıyla her yerde büyük gözaltındaydık. Günün hangi saatinde nerede olursak olalım, hata yapma gibi bir lüksümüz yoktu. Evimizde otururken, harman yerinde oyun oynarken, nerdeyse dağda mal güderken bile onun kontrolünde hissederdik kendimizi.
Akşamın bir vaktinde kapı çalındı. Kapıyı ağabeyim açtı. Gelen öğretmenimmiş.
-Rasim ödevini yaptı mı?
-Yaptı hocam, buyurmaz mısınız içeri?
-Hayır, birkaç eve daha uğrayacağım. Haa aklıma gelmişken, O’na dört işlemi biraz daha çalıştır. Geçen sene iyiydi. Unutmuş galiba.
- Olur, hocam, Allah razı olsun.
-İyi geceler, hoşça kalın.
Gobücün oğlu’nun kahveye girmiş bir gün. Kahve adam dolu. Birkaç tane de öğrenci.
-Komşular, lütfen dışarı. Öğrencilerle görüşeceğim. Millet kahveyi itirazsız boşaltmış. İçerde kalan öğrencilere iyi bir ders vermiş.
Ders yalnız okulda verilmez ki, kahvede, öğrencinin evinde, dam başında…Nerede rastlarsa. Eskiden buna fırsat eğitimi denirdi. Şimdi de böyle eğitim, böyle öğretmen var m’ola?...
|
|