Açılış Sayfam Yap  |  Sık Kullanılanlara Ekle     

    

  Arama Motoru :

Makaleler

Haberler

Köşe Yazıları  
     Site Menü
  Anasayfa
  Forum
  Kategoriler
  En Çok Okunanlar
  Yeni Eklenenler
  Seçmeler
  Bugün Eklenenler
  Köşe Yazarları
  Haber Arşivi
  İletişim - Bize Ulaşın
      Kayıtlı Kullanıcı Girişi
  Kullanı adı :
  Şifre :
 

Yeni Üye Kayıt

Şifremi Unuttum


      Reklam
     Kategoriler
  Şiir
  Gündem
  Kişisel
  Hikaye
  Deneme
  Genel
  Felsefe
  Edebiyat
  Günlük
  Makale
  Ekonomi
  Spor
      Haberler
  Meliha Doğu 'nun 2. Kitabı Çıktı! ...
Amatör Yazarlar, löşe yazarı olan Meliha DOĞU 'nun 2. kitabı, raflarda yerini aldı.

"Başını Dik Tutan Hüzün" adı ile, Cinius Yayınevi 'nden çıkan kitapta, Umuda ve sevgiye dair öyküler ve çeşitli yaşanmışlıklar yer alıyor.

Anlatım tarzı ve içerdi ...

  Bu kitapla kızlar okullu olacak ...
'İmkansız(!) Periler...' kitabından elde edilecek gelirle Artvinli kızlar okutulacak.

Türkiye’nin en yoksul şehirlerinden Muş’ta 80 kızı okullu yapan 'İmkansız(!) Periler...' kitabı, şimdi de İngilizcesi'nden elde edilecek gelirle Artvinli kızları okutacak ...

  17'lik yazardan Aşkta Diplomasi ...
Elinizden bırakamayacaksınız!

Cinius Yayınları’ndan yeni bir eser daha kitapçı raflarındaki yerini aldı. “Aşkta Diplomasi”...

17 yaşında, henüz lise öğrenimini sürdüren genç bir yazar olan Beltan Demir’in yayımlanmış ilk eseri & ...

  Hayatı kitap oldu
Yazar Nezih Tavlaş'ın fotoğraf sanatçısı Ara Güler'in hayatını anlattığı''Foto Muhabiri'' adlı kitap yayımlandı.

Fotoğrafevi Yayınevinden yapılan yazılı açıklamada, kitabın tanıtımının Ara Güler'in 81. yaş günü olan 15 Ağustos cumartesi günü yapılacağı belirtildi.


     Diğer Haberler

  ''Murtaza'' Almanca'ya çevr ...

  ''Beykoz Kitabeleri'' adlı ...

  İranlı ünlü yazar hayatını ...

  Özpetek İtalya'da kitap old ...

  Kadınlar okur, erkekler yaz ...

  Senaryo yazarı olmak istiyo ...

  Suç işlemedim ki, özür dile ...

  Dünya bu kitabı bekliyor

  'NOBEL'İ KAZANMAK FELAKET' ...

  AGAÇ KURDU okunuyor.

  Baþlýk :   AGAÇ KURDU
  Kategori :   Hikaye
  Ekleyen :   mehmet
  Eklenme Tarihi :   27.01.2012
  Okunma Sayýsý :   57

  Ortalama Puan

:

10 UZERINDEN 8.6710 UZERINDEN 8.6710 UZERINDEN 8.6710 UZERINDEN 8.6710 UZERINDEN 8.6710 UZERINDEN 8.6710 UZERINDEN 8.6710 UZERINDEN 8.6710 UZERINDEN 8.6710 UZERINDEN 8.67

Puan Ver? :
  Yazý Ýçeriði
AĞAÇ KURDU
Ders kitaplarında Karadeniz bölgesi anlatılırken, dağlar denizlere paralel olarak uzanır, iklim koşulları nedeniyle, yeşil bitki örtüsü nünden, Çam ve köknar la güneyi Ladin ve kayınla kuzeyi süslenen doğasından bahsedilir. Ama bölgede yaşam mücadelesi veren, elleri nasırlı ayağı çarıklı olmasa bile kara lastikli, azimli, sabırlı ve yüreği toprak ve vatan sevgisiyle dolu o güzel insanların mücadele azmi, Doğu Karadeniz dağlarının yamaçlarından daha sarp, onun yeşili kadar iç ferahlatıcı olduğu anlatılmaz.
Doğu Karadeniz dağlarının zirvesinin güneye bakan etekleri. Sülün gibi cam ve köknar ağaçları özgürlüğün tadını çıkarırcasına mas mavi gökyüzüne doğru kollarını uzatıyor. Yaşlı ve yılarının bu topraklarda yaşamanın gururunu koca gövdesinde taşıyan köknar ağacı, dibinden kaynayan suya kendi ismi verilen “köknarlı göze”ye; döktüğü kozalaklarının sudaki oynaşmalarının izliyor gibiydi. Gölgesinde, beklide kollarının altında bir ana şefkatiyle koruduğu boy boy fidanlarını, esen rüzgârın oynaştırdığı yapraklarının fısıltısıyla ninnileştiren koca köknar. Bütün heybetiyle narin ama asil sarıçamlara tepeden bakıyordu sanki. Köknar kökünden çıkan suya öyle bir lezzet öyle bir koku veriyor ki içenlerin doyamadıkları içtikçe içmek istedikleri hayat kaynağı sanki. Köknarın yem yeşil mis kokulu yapraklarıyla bezeli dallarının üzerinde yatmak öyle zevkli ki yaprakların üzerinde her dönüşünüzde daha içe doğru gömülürken keskin köknar kokusu sarhoş ediyor insanı. Sanmayın ki amacım kıskandırmak çamı, ladini, kayını veya sediri. Hepsi Yaratanımızın değerli armağanlarından biri bu eşsiz doğaya ama at nasıl asilse hayvanlar içinde köknarda asil benim için ağaçlar içinde.
Çam ve köknar ağaçlarıyla çevrili sınırlarını tepelerden süzülüp gelen nazlı nazlı taşların kovuklarından çıkan kıvrılarak ilerleyen suyun oluşturduğu derelerin belirlediği çimenlik, yem yeşil hafif meyilli Zil ovacık yaylası. Yaylanın üst tarafında bir birini takip eden kelifler. Kocaman kütüklerin başları kertilerek üst üste oturtulmasıyla meydana gelen duvarlarıyla yayla evleri kelifler. Aşağı düzlükte otlayan birkaç dana kafasını soktuğu gölgeden çıkarmayan üç beş hasta koyun. Yaylanın sessizliğini bozan avaz avaz bağıran bir çocuğun ağlamaklı sesi.
--- Ana! acımdan öldüm. Ekmek ver. Diye haykırıyor burnundan akan sümüğünü gömleğinin koluyla silerken. Kelifin içinden kızgın bir ses sanki onun feryadın bastırmak istermiş gibi.
---Acından gebermedin ya, şimdi ekmeği taşa vuracım iki elim hangi işe yetişsin. Derken tahtadan oyulan leğendeki mısır unundan yoğurduğu hamuru, harlı yanan ocağın karşısında ısıttığı koca düz taşın üzerine dikkatlice yaydı. Aleve dönük yüzü kızarınca birde ters yüz etti mi işte mis gibi mısır ekmeği arasına bir topak yağ koyunca tadına doyulur mu. Bayatlayınca doğra yoğurt tasına çal kaşığı. Bunca işinin arasında aklına bir saatlik mesafedeki köyü geldi. Kiraz hanım oğlu Muradı kocası değirmenci Doğanı düşündü acaba yemekleri var mı? Bir fırsat bulup gitmeli köye çamaşırlarını yıkayıp, yemeklerini yapmalıydı. Köyde ki konu komşuyu da özlemişti. Hem iki adam görürdü, belki de Ordu’dan Samsun’dan gelen gurbetçiler köy meydanında gerile gerile gezmelerini seyrederdi uzaktan Elin memleketleri onlarınmış gibi hava atarlardı kışın merdiven sildikleri, sırtlarında taşıdıkları fındık çuvallarının altında ıkınmalarını unutarak. Değirmenci Doğan derdi ki:
--- Acın uşakları, komşular et yedi sansınlar diye yedikleri ayran aşından sonra dama çıkıp ağızlarına aldıkları söğüt çöpüyle dişlerini karıştırır bu gösteriş budalaları. Kiraz Doğanını özlemiş ti herhalde onun sigara kokan nefesi bile yeterliydi onun için.
Ormanın içinden bir doru at tozu dumana katarak geliyordu. Rahvan giden atın sırtındaki kuş tüyü dolu Çerkez eğerinin üstünde, sanki bu dağların kör oğlu da benim der gibi oturan ormancı, yaylanın ortasına gelince dizginin çektiği atın durmasını bile beklemeden bir hamlede attı kendini aşağıya. Keliflerden kafasını uzatan yaşlı kadınlar, geleni tanıyınca içeriye süzüldüler. Birkaç çocuk ve Kiraz kalmıştı evlerinin önünde. Doru aygır burnundan körük gibi soluyor, azgında kemirdiği gemden köpükler saçılıyordu etrafa. Bakımlıydı aygır, tımarlı sırtında tüyleri yıldır yıldırdı. Sanki sahibinden daha havalıydı, ben geldim der gibi kişnedi. Ormancının dizginini bırakmasıyla çimenlerde gezdirdi iri dudaklarını, boynunda takılı mavi boncuklu nazarlığın uçuna takılı ay yıldızlı arma göğsüne yapışmış gibi duruyor, onu daha da gösterişli yapıyordu.
Ormancı rüzgârda düşmesin diye başına iyice oturttuğu yeşil, siperlikli, meşe palamut armalı şapkasını başından çıkarıp selam veriyormuş gibi yaparak eliyle düzelttiği saçlarının üstüne oturttu. Belden kırmalı, boydan boya metal düğmelerin sıralandığı arkadan tek yırtmacıyla uzun etekleri sarkan ceketiyle, bacaklarını saran aynı yeşil kumaştan dikili golf pantolonu ile olduğundan daha heybetli görülüyordu. Siyah saçlarını tamamlayan uçları köknarın alt dallarında olduğu gibi yukarıya doğru kavislenen pala bıyıkları, belinde açıkta sallanan beratta tabancası ve atın eğerine asılı duran İngiliz üçlüsü tüfeğiyle bütünleşmiş gibiydi. Ormancının adı kemaldi. Herkes onu Ormancı Kemal olarak tanırdı. Sert görünüşünün altında saklanan iyi niyeti ve güvenirliğiyle her zaman sevilip sayılan bir kişiliği sahipti. Bu dağlarda ormancı olmak ayrıcalıktı. Çokça anlatılan bir hikâye vardır. Bu dağlarda yâda başka dağların birinde kaymakamın arabası çamura saplanmış etrafa seslenen kaymakam:
--- Ben sizin kaymakamınızım, toplanın gelin şu arabayı çamurdan çıkarın. Demiş Ama kimsede kıpırtı yok etrafa tekrar bakınca olayı izleyen güngörmüş yaşlı kadın;
---- Oğul! Demiş kaymakama keşke biraz daha okusan da ormancı olsaydın bak nasıl çıkarırlardı arabanı çamurdan. Demiş
Atını yedeğine alan ormancı köknarlı gözeye doğru yöneldi. Birkaç köylü gözenin başında toplanmış kestikleri nar gibi karpuzu soğusun diye güneşe bırakmışlar, çam dallarından yaptıkları şişlere kuşbaşı doğranmış kuzu etini takarak yanan ateşin ortasına sıraladıkları taşların arasına yerleştiriyorlardı. Ormancı daha selam bile veremeden hemen ayağa kalkan köylüler hoş beş ettiler, atının dizgini çıkaran ormancı onu fiğ demetinin üzerine bıraktı, kendiside ceketini çıkarıp üstüne attığı fidanın dibinde çimene uzandı. Gözede soğuyan rakıya en iyi arkadaştı bal ile yağ, Serin esen rüzgâr dudaklardan dökülen nağmelere uyduruyordu kendini böyle sohbet ortamında Ormancı Kemal “Tamzaranın Üzümü” diye başlamalıydı uzun havaya. Vakit epey ilerlemişti, tadında bırakmalıydı, teşekkür edip yedeğine aldığı atıyla ormanın içine doğru süzüldü, tepeyi dönmeden belinden çıkardığı tabancasını havaya kaldırarak ateş etmeye başladı, ahenk içinde patlayan silah teşekkür ve hoşça kalın ise cevabı da olmalıydı. Göze başından gelen peş peşe silah sesleri bir birine karışmış tepelerde yankılanıyordu. Ormancı sıçradı atına binerek, üzengisini karnına vurduğu at komut bekliyormuş gibi fırladı ileriye, gidilecek yerler çok yollar uzundu, Ormancı rüzgâr gibi ilerliyordu, yeşil çayırlar boyunca.
Doğu istikametinde iki derenin çatında kurulan köy, vadinin iki yamacına sıralanmış sanki serpiştirilmiş ahşap evler kümesiydi. Her evin önünde ve arkasında etrafı duvarlarla çevrili küçük düzlükler vardı. Öndeki düzlüklere lahana veya karalâhana ekiliyordu el altında bulunsun diye. Arkada ki düzlükler genelde harman yeriydi sap saman için. Köyün üst uçunda ormanın eteğindeki alt katı ahıra yaslanmış, çamur sıvalı, çatısı dört direk üzerine eğreti tutturulmuş ev değirmenci Doğanın eviydi. Otuz yaşlarında kara yağız bir delikanlıydı Doğan karısı Kiraz, köyün en güzel hatunlarından biriydi. Üstüne giyindiği allı pullu uzun elbisesi onu olduğundan daha iri gösteriyordu. Omuzlarından sırtına doğru uzanan örüklü siyah saçlarının uçundaki tek mavi boncuk başını örten yaşmağıyla bütünlük oluşturuyordu. Artık güz gelmeye başlamış çayırlar ekinler biçilmiş köy içinde hayvanların zarar vereceği bir şeyde kalmamıştı. Ailenin parçalanması yarısının yaylada yarısının köyde kalması çekilmez oluyordu zamanla. Doğan daha çok küçük olmasına rağmen ondan çok şey beklediği oğlu, arkadaşı, hatta sırdaşı Murat’ı alarak yaylaya gittiler atlarının nal sesleri peşinden. Murat on iki belki de on üç yaşlarında hık demiş burnundan düşmüş gibi babasının aynısıydı. Yaylaya gidince iki küçük kızı koşarak karşıladılar babalarını bir birinin aynı gibiydiler, güneşte rüzgârda kavrulan yanakları kabuklaşmıştı. Kızlarını kucağına alan Doğan içinden keşke cebimde şeker olsa da sevindirseydim sabileri diye geçirdi. Ama dedi kendi kendine şehre gidince bolca kâğıtlı şeker almayım bunlara. Atın semerine yükledikleri birkaç parça eşyanın ortasına oturttu kızlarını olsun bu bile onlar için yeterliydi ata binmişler kara lastik içinde kirden katmerleşen ayakları rüzgârda havalanıyordu serin serin. İki inekleri danaları ve beş altı koyunda Murat’ın önünde köye doğru yönelmişlerdi. Doğan atın ardında hatunuyla birlikte yürürken çok havalıydı, iyi kötü bir aile olmuşlardı köylülerin beklide en yakınlarının inadına. Artık köylü buğday öğütmek için değirmenin kapısını çalarlardı, birer ikişer, kendi işlerimi kolaylamalıyım diye söylendi. Yayladan geleli birkaç gün geçmişti. Akşama doğru bir at kişnemesi duyuldu, harman tarafında, karabaş köpek kurşun gibi fırladı karşıladığı tanıdık biriydi. Ormancıya oda alışmıştı kuyruğunu sallayarak oyun yapmaya başladı gelene. Doğanın yer evinde yaz kış hiç sönmeyen ocağında ibrikteki su fokurdayıp duruyordu kendi kendine. Ormancıyı ocağın başına oturtan Doğan eyerini çözdüğü atı ahıra bağlayıp yem dolu torbayı koydu önüne. Eve gelen yabancıdan sıkılan çocuklar ocağın başından daha da geriye çekildiler. Yer evinin içini bölerek yaptıkları küçük odamsı bölümden kafasını uzatan Kiraz: Hoş gelmişsin ağabey. Dedi saygıyla.
Havadan sudan başlayan sohbet, Murat’ın omzuna attığı peşkir ve leğen ibrikle evin ortasına gelmesiyle konuşma kesildi. Önlerinde eğilip ellerine su döktüğü Ormancı ile babasına peşkirde tutarak görevini tamamlayan Murat kenara çekildi. Kiraz üzerine ısıtıp ıslattığı ekmekleri koyduğu tahta sofrayı ocağın önüne koydu. Sahanda getirdiği yemeği elindeki bezin üzerinde sofraya bıraktı. Elinde üç kaşıkla gelen Murat’ta yavaşça sıvıştı babasının yanında sofraya. Yemek bitince sofrayı kaldıran Kiraz ocakta fokurdayan çaydanlıktan bardağa koyduğu çayları da tepsiyle getirdi ocağın başında geriye çekilip duvara yaslanan misafirlerinin önüne. Doğan cebinden çıkardığı tütün tabakasını misafirine uzatırken;
--- Kemal ağabey, kaçaktan aldım, çok güzel sarar mısın? Dedi. Ormancı Kemal kapağını açtığı tabakadan çıkardığı sigara kâğıdını parmaklarının arasına serdi, diğer eliyle aldığı bir tutam tütünü özenle bastırdı kâğıdın üzerine. Kıvırdığı kâğıdın uçlarını diliyle ıslatıp ıslak kısımları yapıştırıp, dışarı taşan tütünleri eliyle koparıp içine attığı tabakayı Doğan’a uzattı. Ocaktan aldığı korlu çalıyla sigarasını yaktı. Sağdan soldan muhabbet ederken epey vakit geçmişti. Evin içindeki küçük bölüme yer yatağını seren Kiraz başıyla işaret etti Beyine. Ormancı yatağına geçince, onlarda çocuklara serdikleri minderlerin uçuna yerleştiler. Sabah kalkan ormancı, atını alarak yola koyulunca, gideceği yönü öğrenen Doğan tam zamanı dedi bu gün iki kütük daha getirmeliyim evin inşaatına. Murat’ı yanına alarak ormanın içerilerine doğru ilerlediler. Önceden kesmeyi düşündüğü çamın yanına yaklaşmışlardı. Murat geride kalmış bir ağacın yanında elindeki baltayla bekliyordu. Doğan geri dönüp oğlunun ne yaptığını öğrenemeden Murat baltayı indirmişti, ağacın gövdesinde kıvrım kıvrım dönen peygamberdevesinin uzun ve ince beline.
---- Ne yaptın? Murat niye öldürdün hayvanı. Dedi. Murat hemen cevabı yapıştırdı.
---- Baba o da ağaçları delip kurtlandırıyor, sonrada çürüyüp gidiyorlar. Doğan düşündü ne demeliydi oğluna aklına ilk geleni söyledi.
---- Yaradan öyle yaratmış, o kurtlandıracak, kuşlar gelip o kurtları yiyecek, bizde kuruyan ağaçları Ormancının izniyle keseceğiz. Söz Ormancıdan acılınca Murat babasına sordu;
----- Bu Ormancı Kemal bizim akrabamız mı? Hep bizde gelip kalıyor, evi barkı yok mu? Dedi kısık sesle beklide yerin kulağı vardır derler ya Ormancı duymasın diye. Atın yularını çekip yola koyulan Doğan;
---- Evi barkı olmaz mı koskoca devlet adamı, annenin yemekleri çok lezzetli hem onun gibi yemek yapanda yok köyümüzde, sonra bize ne zararı var gün gelir faydası bile dokunur, şimdi bile bize yol göstermiyor mu? Derken, aklına Kiraz geldi, gösterişli karıydı Allah için kendi bile bakmaya doyamıyordu. Ya Ormancı ne düşünür diye geçirdi içinden öyle şey olmaz yapmazdı Kemal ağabeyi. Kelle hızarının bir uçunu uzattığı Murat’la ağacı devirdiler çar çabuk, berberin tıraş edişindeki pratiklikte baltayla kabuğunu soyduğu ağacı ikiye bölüp ata yüklemeye hazır etti. Kesilen ağacın dibini toprakla kapadı, dalları derenin kıyısındaki çukura savurdu. Hiç değilse hemen farkına varma sındı yoksa Ormancı onu sevse de bakmazdı gözünün yaşına gerçi o kimin ne yaptığını çok iyi bilir diye geçirdi içinden. Gözüne çok genç bir çam fidanı ilişti. Baltayı sallamasıyla devrilen fidanın kabuğunu soydu. Cebinden çıkardığı Sivas çakısıyla gövdeyle kabuğun arasında kalan zarı kazıdı, çakının uçundaki çam kokan baldan tatlı şeffaf maddeyi oğluna uzattı.
---- Buna kasmuk (soymuk) derler, Bunun üstüne gıda olamaz, veremliler bunu yerse canlanırlarmış. Tadına bak. Diyerek. Murat ağzına aldığı tatlı şeyi isteksizce yedi. Fidanın geri kalan kısmını kazıyıp yiyen Doğan kendine gelmiş yorgunluğunu atmış gibi hissetti kendini. Akşam olmadan evlerine varmışlardı. Kütüklerin üzerini taze hayvan pisliğiyle (mayıs) sıvayan Doğan onları da merekte samanların altına sakladı Kiraz’la. Yarın Cuma kaç haftadır Cumaya da gidemedim, Derken. Dedesinin” üç cuma namazına gitmeyenin imanı kalmazmış” dediği aklına geldi. Sabah kalktığında ahıra inip ibrikteki suyla yıkandı. Ocağın başına astığı aynaya baktı. Kendini tanıyamadı, saç sakal bir birine karışmış, bakımsız Tarzan gibi olmuşum derken içinden gülmek geldi haline. Eline aldığı jiletle sakalını kazıyınca beyaz cilalı gibi duran yüzüne baktı.” Adama dönmüşsün Doğan “ dedi içinden gülerek. Cami köyün alt ucunda değirmene yakındı. Cemaat tek tük gelmeye başlamış yarenlik ediyorlardı peykelere oturmuş. Ezanı okuyunca imam, camiye doldular isteksizce, ayağındaki temiz yün çorap halıya değince, içi bir hoş oldu keyiflendi keşke evimde böyle olsa diye düşündü. Çatının altına iki oda düşürünce böyle olsaydı ama kilimde yeter bize.”Bundan iyisi Şam da kayısı” dedi ne demek se? Etrafına baktı. Namaza başlamışlardı. Kendi kendime konuşmak ta suç değil ya diye söylendi. İmam hutbeyi okurken, daldı. Birinden duyduğu hikâye geldi aklına: Zamanın birin de camiyi cemaati bilmeyen birini zorla Cuma ya götürmüşler. Hoca hutbeyi okuyup, namaza durmuş, rükûdan sonra biraz hırsla ya da gür sesle “"semiallahülümen hamide“ demesiyle zavallı kendini zor atmış kapıya. Sormuşlar neye kaçtın camiden diye; Demiş ki
----- Hoca çıktı yüksek bir yere saydı söyledi, indi aşasıya “ seni vallahi öldüreceğim “ dedi. Ben kaçtım, kalanlar kırıldılar, bir kütürtü koptu. Doğan bunları düşünürken etrafa baktı yaşlılar uyuklamakta bir iki yeni yetmede kıkırdayıp durmakta kendide utandı hocayı dinlemediğinden. Hocanın biri anlatırmış misal olsun diye” Babam her cumadan gelişinde anam sorardı,”Bey hoca hutbede ne anlattı”? Oda neler anlatmadı ki dermiş. Bir iki bakmış iş olacak gibi değil adam başlamış hutbeyi dinlemeye. Ben de dinlemeyim derken, sala verilmiş namaza durulmuştu bile. Cami çıkışında bir iki komşusu birkaç gün sonra buğday getireceklerini söylediler öğütmek için. Olsun iş işti parasızda olsa kışlık unu çıkardı değirmenin kirasını verince, su da iyice azalmış bir taşı ancak döndürürdü, gece daha iyi olurdu, hem uyuklar hem de iş yapmış olurum dedi kendi kendine. Öğüttüğü buğdayın unundan alıyordu, çuval başı bir kürek. Elinde kalan unun yarıya yakınını değirmenin sahibi Habib ağaya veriyordu kışın.
Aradan birkaç gün geçmişti. Ahırda hayvanların yataklarını temizlediği kürekle taze gübreleri dışarı atıyordu. Uzaktan duyulan nal sesine kulak verdi. Bu rahvan giden at, Ormancı kemal’in atı olmalıydı. Tepedeki ağaçların arasından bir batıp bir çıkıyor gibi hızla ilerleyen atın üstünde dimdik duran yeşil urbalı Kemal ağabeyiydi, tanışmıştı uzak bile olsa. Tam da zamanını buldu diye geçirdi içinden bu gece değirmende sabahlaması gerekiyordu. Öğütülecek buğday getirmişti komşuları. Olsun dedi. “Tanrı misafiri” Başka çaresi de yoktu, kuyruğu ormancının elindeydi, samanların altına sakladığı kütükleri bilmiyor mu? Hiç bilmez olur mu bu dağlarda kimin ne halt ettiğini bilir ama bilmezden gelirdi Ormancı. Hoşbeş etti, harmanın kenarına oturdular, atın teri soğumalıydı, epey uzaktan geldiği belliydi. Ormancı eliyle düzelttiği pala bıyıklarının altından gülümsedi. Cebinden çıkardığı Bafra sigarasından uzattı Doğan’a, bir de kendi aldı dudaklarının arasına tutturdu. Çakmağını çıkarıp yaktı ikisinde sigarasını. Söze başlamalıydı, ama nereden her şeyi açıktan söylese olmazdı, ya o da yarın birine çıtlatırsa, bölge şefi işini bitirirdi hiç gözünün yaşına bakmadan.
---- Doğan bilirsin seni severim. Delikanlı adamsın ekmeğini yedim yatağında yattım. Sen bilesin diye anlatıyorum. Dün yağan yağmur, sele götürmüş çeniği ( sahilin üst kuzey kısımlarına çenik derlerdi buralarda) Karadeniz hepten tomruk dolmuş yüzen depo gibiymiş. Irmaklar azmış yakınlarındaki depoları odunuyla tomruğuyla katmış önüne yara yırta dökmüş denize. Ne kadar ormancı varsa şefi de dâhil yarın gideceğiz Giresun’a en az on gün oradaymışız, tomrukların başında.
Lafın nereye gideceğini anlamıştı Doğan , “Allah kolaylık versin” Derken anladım bana dersin ki bu arada tomrukları hızarla, el ayak çekilmişken. Ne iyi insan diye geçirdi içinden kim yapardı bu iyiliği, bazıları tavuk gibi bir yumurta yumurtlar dağa taşa bağırırlardı, ben sana şunu yaptım diye. Hemen kalktı dizginine yapıştığı atı ahıra götürürken “Kiraz evde sen ocağın başına geç ağabey atı yemleyim şimdi gelirim.” Dedi. Eve döndüğünde Kiraz ormancıya tasla yoğurt çaplaması uzatıyordu.”Birde bana ver hatun içim yandı “ dedi. Beklide kıskanmıştı Kirazı Ormancıdan Murat nereden aklına getirmişti şeytan gibi. Yemekler yenince, ezile büzüle yaklaştı ormancıya;
---- Ağabey! Sen yabancımız değilsin, kusuruma bakma bu gece değirmene gitmeliyim. Epey işim var sabah ederim. Bu kapı senin sen rahatına bak, Murat sana yarenlik eder, bir iki türküde söylersiniz birlikte ele güne karşı. Deyince rahatladı, ormancı söylenenleri başıyla onayladı, kıtlama çayları yudumlarken. Orman Bölge şefiyle arası iyi değildi bu aralar, Giresun dönüşü başka yerde görev verebilir, o da daha gelemezdi bu dağlara düşündüğünü söylememesi daha iyiydi. Bu gün dost gibi görünenler yarın düşman olurdu maazallah. Doğan atını yedeğine almış köye aşağı giderken, şeytan aklına getirdi akşam ormancıyla hatunu evde bırakma samıydı, ama dedi yapmaz Kemal ağabeyim benim, bana kötülüğü, sonra düşündü ben olsam ne yaparım aklına gelenleri unutmak istiyordu. Hırsını kendine havlayan köpekten çıkardı taşa tuttuğu zavallı köpek cenkürerek zor kurtardı canını, aslında taşladığı köpek değil kafasındaki düşünceydi Doğan’ın. Hazneye buğdayı döküp suya yol verdi. Tıkır tıkır dönen taşların arasında ezilip un oluyordu, buğdaylar, bizi hayat taşlarının arasında öğütüp un etmiyor mu bizim ne farkımız var buğdaydan derken, peş peşe gelen çuvallar sıralarken acıktığını hissetti. Kiraz olsaydı şimdi bana kömbe yapar yerdik Sıçak Sıçak, belki de sarılır ısınırdım diyemeden besmele çekti.” Git başımdan kör şeytan” dedi seslice, kötü şeyler düşünmek istemiyordu bu mübarek yerde bura olmasa ekmeğimizi nimetimizi nereden buluruz. Diye düşündü. Eve gittiğinde kuşluk vaktini geçmişti. Kiraz’a baktı. Yüzünde gözünde bir farklılık var mı diye Ona laf bırakmayan Kiraz başıyla işaret etti ormancının gittiğini. ---Sende gel açıkmışsındır, sana taze kaymak yaptım çayınla ye kuvvetlen ki ormancı yokken tomrukları hızarla biçip bitirin şu andır evi artık bıktım. Dehliz gibi, bu ahırdan. Dedi. Ellerini havaya kaldıran Doğan “Yaradanım sen büyüksün ne umdum ne buldum, herkes kendi sevdasında” dedi ekmeğinin arasına koyduğu kaymağı yutarken.
Doğan yorgun argın üstüyle uzandı ocağın başındaki mindere, uyandığında ikindi yaklaşmıştı. Dışarı çıktı, dereden akan suyla yıkadı yüzünü, evle ahırın arasındaki kuytu bir köşeyi gözüne kestirdi. Tomrukları burada hızardan geçirmeliydi, ele güne fazla reklam yapmanın bir âlemi yoktu, kimin ne yapacağı belli olmaz diye düşündü. Murat’a seslendi, mevcut tahtaları taşıyarak kendi boyundan yüksek iskele yapmaya başladılar. Keserin ağaca vuruş sesleri dağda yankılanıyordu. Yapılan iskelenin sağlamlığını kontrol için önce aşağıdan salladı dut gibi. Sağlamlığından emin olunca fırladı çıktı yukarıdan ayaklarıyla tomruğu ve oğlunu taşıyacağından emin olunca, harmanın kenarına oturup biraz soluklandı.” Sabaha hazır olmalıyım, işi savsaklarsam ormancı gelmeden bitiremem, o zaman al başına belayı, daha Kiraz’a bile yetmem” Dedi. Murat’ın minik elini tuttu, nasırlı eleri arasında sıkıştırdı, kendince ona sevgisini göstermiş, ya da sana güveniyorum demişti. Baba oğul el ele mereğe girdiler, tomruklardan birini sürüyerek samanın içinden çıkarıp, yaptıkları iskelenin başına getirdiler. Kiraz’a seslendi; ___ Karı cilpi ipini, boya kabını getir. Dedi Çok yüksek olmayan sesiyle, her halde çocuklarının yanında kapışmak istemiyordu karısıyla. Boya kapına batırdığı ipin bir uçunu Kiraz’a bir uçunu da Murat’a uzattı, tahta genişliğini ölçerek, tomruğun iki uçunda elleriyle sabitledikleri ipin düzgünlüğüne bakıp tomruğun ortasından yukarı kaldırdığı ipi sertçe bırakınca tomruk boyandı boydan boya işaretlemeyi bitirince üçü birden tomruğu iskeleye kaldırdılar. Akşam yaklaşmış, hava kararmaya başlamıştı, hayvanlar bakılacak, çoluk çocuk doyuracaktı. İki elini serce bir birine vurup ”Bu günlük paydos” derken evin erkeği benim, ben ne dersem o oluru vurgular gibiydi.
Doğan geceyi uykusuz geçirdi. Sabah horozların sesiyle kendini dışarı attı. Hazırlıkları yerli yerindeydi, tomruktaki boyalı ipin belirlediği çizgileri kontrol etti, tahtalar biçilmiş karşısında dizili gibi geldi gözünün önüne. İki kollu hızarın bir ucunu oğluna verdi, diğer ucunu da tomruğun üstüne çıkarak eleriyle kavradı. Çizgi boyunca hızarın keskin dişleri keserken tomruğu, eline aldığı işi becermenin gururuyla alçak sesle söylediği türkü eşliğinde coşuyor aşağı yukarı itilen hızar tahta yapıyordu, koca tomruğu. Hızarla ilk biçtikleri tomruğu ahırın bir köşesine kaldırdı, yarısını örttü hayvan gübresiyle. Ormancı kemal’in söyledikleri gelmişti aklına, haklıydı devletin memurunun bir bildiği vardı herhalde,”ne olur ne olmaz tedbirli olmak lazım sürünün tamamını heba etmemek için bir iki kuzu feda olsun “demişti. Oda ahırdakini gerekirse yem olarak verebilmeyi öğrenmeliyim diye düşündü. Diğer günlerde biçtikleri tomrukları tekrar mereğe samanların altına iyice saklıyordu. İşi kolaylamıştı,”ormancı gelmeden hızar işini bitireceğim, çok şükür “derken iki elini kaldırıp, gökyüzüne doğru diktiği dudaklarının arasından okuduğu duayla yüzüne sürdü, elerini.
Ormancı gideli on iki gün olmuştu, dönmesi gerekiyordu Kemal ağabeyi yoksa özledim mi? Diye düşündü. “Özlemiş olabilirim, benim ağabeyim, bana hiç zararı dokunmadı, hep yol gösterdi, iyiliğimi istedi, bana babalık yaptı.” Derken içinden, bir garip oldu, sanki koca dünyada tek başına kalmış gibi hissetti kendini. Kahvaltı yaparken kafasını kaldırıp Kiraz’a baktı. “Karı sol gözüm seğiriyor, kötü şeyler olacak gibi geliyor içime” Derken düşünceliydi. Kiraz “ Kötüye yorma herif, Allah hayırlara yazsın inşallah “ derken yavaşça kalktı sofradan, o da bir terslik olacağını hissetmiş ama söylemiyordu alenen. Bir kaç gün sonra, öğlen vaktiydi. Köyü boydan boya geçip, giden dere boyunca bir motor gürültüsü yankılanmaktaydı vadinin yamaçlarında. Doğan kulak kabartı gelen sese, çok geçmeden derede sağa sola yalpalayıp ilerleyen arabayı görünce tanımıştı. Orman işletmesinin pikabıydı gelen, dönüp Doğan’ın olduğu tarafa yönelen pikap durunca biri bölge şefi ile ikide resmi elbiseli ormancı indiler. Ormancılara baktı, tanıdığı kişilerdi ama Ormancı Kemal yoktu aralarında kendini öyle yalnız ve çaresiz hissetti ki dokunsalar ağlayacak gibiydi. Selam veren bölge şefi genç ama sevimli yüzlü temiz görünümlü biriydi. Harmanın kenarına konan iskemleye oturdu, ormancılarla şoförde arkasında yere çökmüşlerdi. Şefin karşısında elerini birbiri üzerine koyan Doğan namazda durur gibi saygıyla boynunu yana eğerek ben her şeye razıyım der gibiydi. Bölge şefi lafı dolaştırmadan sesini olabildiğince kalınlaştırarak;
---- Hakkında ihbar var. Kaçak ağaç kesiyormuşsun, mekânında arama yapacağız. Deyip hemen ayağa kalktı. Ahıra doğru yöneldi, peşinde ormancılar vardı, Doğan değil konuşmak hareket bile edemiyordu, dona kalmıştı zavallı. Ahırdan şefin sesi geliyordu.
--- --- Bulduk. Hemen zabıt tutun, tomruğu da muhtara yediemine verin. Diye Seslendi ormancılara. Çaresiz kalan Doğan şoföre yaklaştı “ Kemal ağabey yok mu? Diye sordu sessizce. Şoför onun başka yere görevlendirildiğini duyunca iyice yıkıldı, tutunacak ona çare olarak bir dal bile kalmamıştı. Allah verede mereğe bakmasalar diye düşünürken şef arabaya doğru yönelince biraz can geldi bedenine toparlanmaya başladı, hem ona akıl veren Kemal ağabeyine hem de her tarafı aramayan Bölge şefine minnet duyuyordu. Sağlık olsun dedi Mahkemeye çıkar verilen hapis cezasını da kışın yatardı başka yapacak bir şeyde yoktu zaten.
Taş duvarını dibine çöküp, ellerinin arasına aldığı kafasını yumruklamak geliyordu içinden ağlamaklı olmuştu gözlerini sakladı olayı uzaktan izleyen ailesinden. İhbarı yapan en yakın komşusuydu adı gibi biliyordu. Bu dağlarda kaçak ağaç kesmeyen biri varsa gözüme sokun, hepimiz bu ormanların, ağaçların, ağaç kurtlarıyız, çaresizlikten kim ister yaş ağaca balta sallamayı, ellerini havaya kaldırdı, ihbar edene kinlenmek istemiyordu.” Allah’ım insanların bütün yaraları zamanla kabuk bağlar iyileşir. Ama insanın içindeki kin ve haset yarası kendini oyar büyür hiç iyileşmez. Sen beni bu beladan kin ve haset yarasından koru, ailemin birliğinin bozulmasına izin verme, beni ve tüm iyileri koru” diyerek eleriyle sıvazladı yüzünü.
Mehmet Kütükçü
Ocak 2012 Ankara




  AGAÇ KURDU Yazýsýna Yapýlan Yorumlar

Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor.

  AGAÇ KURDU Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz?

Sadece Sitemize Üye Olanlar Yorum Yapabilir.

Üye Ol  |  Þifre Talep


 


Yerli Yapým | Proje Network Ürünleri :
Amatör Yazarlar | Amatör Þairler