Kayıtlı Kullanıcı Girişi |
|
Reklam |
Haberler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
UZATMALARI OYANAMAK okunuyor. |
|
 |
Baþlýk |
: |
UZATMALARI OYANAMAK |
| Kategori |
: |
Günlük |
| Ekleyen |
: |
mehmet |
| Eklenme Tarihi |
: |
07.12.2011 |
| Okunma Sayýsý |
: |
86 |
|
|
|
Yazý Ýçeriði |
UZATMALARI OYNAMAK
Seksenli yılların ortaları 1985 ya da 1986. Mayıs güneşinin ısıttığı Bayburt dağlarında, yeşeren çiçeklerin kokuları futbol sahasının türbinlerini dolduran gençlere sanki ayrı bir heyecan katıyordu. Kışın yorgunluğunu atan toprak zemin yumuşamış pamuk gibi. Bayburt Liseler arası futbol karşılaşmaların finaline gelinmiş ezeli iki rakip Bayburt Lisesi ile Bayburt İmam –Hatip lisesi futbol takımları sahada top koştururken seyircinin tezahüratı Bayburt Lisesi takımına, Ancak İmam – Hatip lisesi sporcuları da çetin ceviz rahmetlik Ferit Hoca çırpınıp duruyor. Olmuyor giden her şut İmam – Hatip kalesinden geri geliyor.90 dakika bitti. Uzatmalarda kupayı Bayburt Lisesi alarak müzesine koyacak, bende her ne kadar Milli eğitim müdürü olarak tarafsız olmaya çalışsam da gönlüm Bayburt Lisesinin eski müdürü olarak Bayburt Lisesi tarafında. Bir tarafım da Bayburt Lisesi Müdürü Azmi Bey diğer tarafım da İmam- Hatip lisesi müdür Başyardımcısı Yusuf bey beklerken;
_ Yusuf Bey, güzel karşılaşmaydı. Tebrik ederim. Dedim. Yusuf Bey her zaman ki gibi saygılı ve mahcup haliyle boynunu eğdi. Gülerek:
_ Müdür bey, biz maçın uzatmaya gideceğini hesaba katmadık duayı eksik yapmışız. Esprisi maçtan daha zevkliydi.
Şimdi düşünüyorum da! İnsan ömründe de uzatmalar oluyor mu? Tüm insanlar adına genelleme yapamam ama kendim uzatmaları oynuyor gibiyim. Altmışıma merdiven dayadığım 2008 yılına gelince kadar ömrüm Trakya’nın yolları gibi engebesiz ve engelsizdi. Oğlumu kızımı evlendirmiş ve onların mutluğunu paylaşmakta yeterliydi benim için. Meslek yaşantım hep mutluluklarla dolu geçmişti. Unutulmaz dostlar dostluklar edinmiştim. 35 yıl benim için yeterliydi. Artık emekli olmam, ömrümün kalan kısmınında kopuk uçurtma gibi yaşamalıydım. Emekli olunca kendi de emekli öğretmen olan hayat arkadaşım, çocuklarımın anası, Lüleburgaz’ın, Ahmetbeyin Nazlı yengesi, Bayburt’tun bisiklet öğretmeniyle hacı adayı olmaya karar verdik. Ya nasip! Yıllardır sırada bekleyenler varken çok zor ama deneyelim derken Allah nasip etti 2007 Aralığında gittiğimiz kutsal yolculuğumuz 2008 başında sonlandı. Allah isteyen herkese nasip etsin inşallah. Her hacca giden; hacılık anlatılmaz ancak yaşanır derken çok haklıymış. Hac farklı bir duygu yumağıymış.
Artık benim için yaşamak zevk, her an aldığım nefes bile mutluluk doluydu. Hele bir yol arkadaşım vardı ki! İlyas. 2008 yılı yazında dillere destan olmuştuk, tüm Tamzara da. Çılgın gibi dağ taş demeden dolaşıyor. Çocukluğumuzun geçtiği Ahmet pınarlarının, keçi bağırtanları, her taşın dibinde sanki geçmişimizi arıyormuşçasına tepindik durduk. Ben atmış yaşıma merdiven dayamış ve elimle tutmuştum bile. O da benden bir iki yaş küçüktü. Küçük halamın beyi, küpeli Ahmetin son damadıydı. Ankara emniyetinden emekli baş komiserdi. İlyas sormadığın sürece cevap vermeyen, güvenilir, sadık bir dosttu. Gözlerimizle sanki telepati yoluyla anlaşır. Anında yola koyulurduk, cebimizde sakladığımız poşetler o gün ki nafakamız; armuttun, cevizin, dağ mantarının veya ne bulursak onların taşınma kabıydı. Saatlerce yürür, taşların tepelerinde büyümüş sahipsiz ceviz ağaçlarından topladığımız cevizleri paşa pınarında sayarak paylaşırdık. Kolumuzun altına aldığımız kuru çalılarla evlerimizin yolunu tutarken saklamaya çalıştığımız poşetlerimizde neler olduğu konu komşunun merak konusu olurdu. Artık kışladığım Ankara’ya dönme zamanı gelmişti. Yeterince ceviz, armut, üzüm, alıç, kuşburnu, kızılcık toplamış kışlıklarımızı yapmıştık. Sonbahar yağmurlarıyla topraktan fışkıran kızıl içi mantarlar yazlık evlerimizde tereyağında kavrulup saklama kaplarına konulmuştu. İşte kader denir ya. Yola çıkacağımız günün akşamı. Kete yapmak isteyen hanımıma çatı arasından ceviz indirmeye çıktım, yatsı ezanı okunuyordu. Aman Allah’ım! Kendime banyo arasında boylu boyunca acılar içinde kıvranırken geldim. Ahşap merdivenden kayarak kalçamın, beklide belimin üzerine düşmüştüm. Değil yerimden kalkmak, öleceğimi sanarak tüm iç organlarımın parçalandığını hissettim. Başımda telaşla ağlayan hayat arkadaşımdı. O da ne olduğunu anlamadan her halde baktı yolcuyum. Zorla bir yudum su içirdi. Böyle bir acı tarif edilemez. Dünyam karardı. Tüm yaşantım gözümün önünden geçti, bir film şeridi gibi. Ya yaşam benim için bitmiş veya dünya da en çok korktuğum şey başıma gelmişti, hiç kimsenin yaşamasını arzu etmediğim, yatağa bağımlı yaşam. Eyvah! Bile diyemedim. Hareket ede bilsem kendimi yoklacağım ama imkânsız. Kardeşim Metin geldi. Doktor getirmesini istedim. Beş dakika içinde evin içi insan dolmuş, herkes çaresizlikten birbirlerine bakmaktan başka bir şey yapamıyordu. Sedye ve ambulans; hayatımda ilk tanımadığım şeyler. Kader insana öyle ağlar örüyor ki. Derler ya “ne oldum demeyeceksin ne olacağım diyeceksin” Allah düşmanıma bile öyle acılar vermesin. Şebinkarahisar ‘da ki doktorların teşhis koyamadığı sırt omurum da ki kırıkla yol arkadaşım korsesiyle iki üç gün istirahat ettikten kendi arabamla Ankara’ya ulaştım. İlyas beni peşimden kendi arabasıyla takip etti. Tomografiler Mr filmler derken Akay hastanesini maceram başladı. Sonuçta omurgamı çevreleyen iki platin çubuk ve onu omurlara bağlayan 8 vidayla birlikte yaşamak kaldı bana. Belki de uzatmaları oynamaya başlamıştım. Merdivenden düşünce.
Yol arkadaşım İlyas! 2009 Mayıs başında el salladı tribünlere, komada kaldığı 10 günü de oyundan saymazsak biricik ve sevgili oğlu Mustafa’nın düğününden 10 gün sonra terk etti tüm sevenlerini. Aklıma gelmişken şunu paylaşmak isterim. Acaba İlyas uzatmaları oynamadı mı? Onun uzatmaları üst üste geçirdiği kalp krizleriyle başlamıştı beklide. Anjiyolar, balonlar, baypaslar gelmişti peş peşe. Ama inatla tutunmuştu hayata; iki kızı ve oğlunun mürüvvetini görmüştü. 2008 yazı sanki sonun habercisiydi. Kayın biraderim Ferhat’ın da katılmasıyla üçlü oluşturmuştuk, kendimizi çocuklar gibi kumsal yamaçlardan koşarak aşağılara atarken kendimizi inanılmaz derecede çeviktik. İlyas’ın kurumuş kiraz ağacının gövdesine sarılı asmadan üzüm toplayıp belindeki poşete koyması, fırlayıp atlaması koca ağaçtan; Kim diye bilirdi ki, bu adam kalp hastası. Çok Tamzaralının adını bile duymadığı dağların zirvesinde ki sahat pınarına elimize aldığımız sopalarla tırmanmamız, oradan büyük kayalar üzerinde sıçrayarak paşa pınarının tepelerine çıkışımız, akıl alacak gibi değildi. Hani küçük çocuklar büyüklerinin peşine takılarak gizlice arkalarından giderler ya biz de belki de Azrail’in peşinden koşuyorduk. Dönüp arkasına bakan büyükler küçükleri geriye gönderir ya bizi de daha çok tehlikeye girmeden çevirdi biri yolumuzdan. Zamanı gelmeden olgunlaşmadan armut bile düşmezken dalından, bizim içinde erkendi vedalaşmak yaşamla.
Omurumda ki kırığı bilmeden acıyla, ama korkmadan yaşadım bir süre. İç organlarımın birbiriyle bağlantısı kopmuş gibi sanıyordum. Tüm sevenler seferber olmuştu, iyi dileklerini dualarını getirdikleri bir şişe kolonyayla bırakıp gidiyorlar. Hayat arkadaşımın bakışından anladığım kadarıyla bana –Mehmet gel buralardan gidelim. Çareyi Ankara’da arayalım. Diyormuş gibi kararımızı vermiştik. Kışlıklarımızı arabaya yükleyip yola çıkmalıydık. Başka çare mi? vardı Ya kardeşim Metim ya da diğer kardeşim Ferhat bizi götürmeli veya oğlum Serdar Ankara’dan gelip bizi almalıydı. Kıyabilir miydim? Onlara asla siz arabayı yükleyin gerisine karışmayın dedim sessizce çünkü babam kıyametleri koparıyordu. Gidemezsiniz diye. Ferhat la Metin arabayı yüklediler, akşamdan. Eşim Nazlı’ ya ve bana oturacak birer yer kalmıştı. Erkenden kalktık, minderlerle desteklediğim koltuğa oturunca sanki kendimi sabitledim. Hastanenin acilinde birde ağrı kesici iğne yaptırdım. İlyas’la birlikte düştük yollara. Bozuk zeminlerde açıdan gözlerim görmez gibi oluyor. Nazlı soruyor.-- nasılsın rahatsızlığın var mı? Ben de kabadayılık var ya elini sıkıca tutarken --- Çok iyiyim nazlım, sen merak etme. Yola devam Ankara’ya gelince pilim bitmiş oyuncak bebek gibiyim kendimi zor atıyorum. Yatağıma uzanınca ağrılarım daha da artıyor. Özel bir hastanenin beyin cerrahına gidiyorum. MR istiyor. Çekimi yapan doktor sırt omurumdaki kırığı görünce daha itina gösterip işin vahametini anlatıyor,600 km yolu nasıl geldiğime hayret ederek. Halamın oğlu Gülhane’de hoca koskoca prof. Her derdimizde yanımızda sadık bir dost. Nazlı yengesini Ali hocayla görüştürüyor. Ünlü ortopedist Prof. Şehirlioğlu, derken bir akşamüzeri kendimi Akay hastanesinde buluyorum. Başıma gelen ilkler sırasında soyunup mini etek gibi gelen ameliyat önlüğünü giymek varmış. 190 yakın boyumla uzandığım hasta nakil aracında yan yatıp poz veriyorum sevenlerime, sevenlerime diyorum. Sevmeseler beni gecenin bu saatinde ne işleri var burada. Gülüyorum ağlanacak halime şakalaşıyor espri yapıyorum. Sabah olmuş ama dayanılamaz acılar içindeyim.--- Doktorum her tarafımı kesiyorlar. Diye bağırıyorum. Uzaktan bir ses --Zaten kestik, sırtında 33 zımba var. Diyerek içeri girdi Ali Hoca beni zorla doğrultarak sırtıma taktığı çelik korseyle ayağa kalkmamı istedi. Mümkün mü yaprak gibi titriyorum, beni dinleyen kim gülcü kollarıyla kavradığı belimi kendine doğru çekerken –Boynuma sarıl ve hemen ayağa kalk. Diye askerliğin verdiği sertlikle bağırdı. İyi ki de bağırmış kocaman gövdemi ayaklarımın üzerinde dururken gördüm. Korkak kısa adımlarla, canım oğlum Serdar’ın kollarında emeklemeye başlayan çocuk gibiydim.
Ramazan gelince Nazlıyla Tamzaraya gittik. Yol arkadaşım İlyas’ın yokluğunu her an hissediyor. Beraber gezdiğimiz her yerde onun izlerini arıyordum. Yeni arkadaşlar edinmeye çalışıyorum ama hiç kimse onun gibi olmuyor. Uzun süre kalamadım. Ankara’ya döndük. Tatlı minik kızımız Burcu kocaman olmuş, yüreğinin istediği yere gitmek isteyince bizde mutluluk dileyerek Marmaris’e evlendirip uğurlamıştık. O da ağabeyi gibi evlilikte tercihini kendi kullanmıştı. Kirada otuyorlar ve zor geçindiklerini hissediyorduk. Ana ve babasın sonunda, evladından ayrı onun giyemeyeceği bir lokma yutmak bile imkânsız. Eşim ve ben onları kiradan kurtarmak için çabalıyor, Marmaris’te bulunduğumuzda bütün gün ev arıyorduk. Nasip olacak ya damadım Barış satılık bir ev bulunca sevinçle bizi arıyor. Bizde dünürümle el ele destekliyoruz gençleri, peşinden oğluma da bir ev alınca Ankara’dan mutluluğumuz artıkça artıyor. Kızımın evine taşınması, anne adayı olduğu müjdesi rüyalarımızda bile göremeyeceğimiz güzellikler olarak, Allahın bir lütfü kabul edip şükrediyoruz yaratana. Daha ne isteyelim oğlumdan iki torun vermiş Allah nur topu gibi biri Nazlı Sezin, diğeri Mehmet Eren üçüncü güzellikte yolda. Her güzel rüyanın sonunda kötü sürprizler de olması mümkün.
Mesanemde bir sorun olduğunu hissediyorum. Ama eşime bile belli etmiyorum. Belimden gelen ağrılar, idrarın peşinden gelen kan, bazen kendi kendime hapı yuttun Mehmet Hoca diyerek çözüm yolu arıyorum. Bütün hesabım Nazlı’yı Marmaris’e yollayıp kimseye söylemeden tedavi olmak. Ama Mevla’m uygun görmüyor. Bir gece mesanem tamamen tıkanınca yırtınmaya başlıyorum. Çatlayacak gibiyim bir damla bile idrar gelmiyor. Zor şer ulaştığımız Onkoloji hastanesinde hayatımda ilk gördüğüm sondayla boşalan kanla ve sonda maceram başlıyor. Ertesi gün çekilen ultrason ve 5 cm ilk bir kitlenin mesanemi doldurduğu gerçeği beni umutsuzluğa sevk ediyor. Çare arıyorken tüm dostlar Eşim Hacettepe Üniversitesinde Cenk hocaya buluyor. Tetkikleri yaptırıyor, ama operasyon gününü gizliyoruz yakınlarımızdan kimseleri rahatsız etmek istemiyoruz. Kızım zaten uzakta ve hamile, oğluma da kıyamıyoruz. Ama bizi adım adım izleyen Hülya ve Ferhat gibi dostlarımız var. Ameliyat hanede buluyorlar bizi zaten onlar Hızır gibi ne zaman sıkışsak yanı başımızdalar. Mesanemdeki kitle temizleniyor. Başımın belası sondayla eve gönderiyorlar. Olay duyulunca haklı olarak oğlum küplere biniyor. Küsüyor bize. Patoloji sonuçlarını eline alıp yüzümüze bakarken donuklaşan Cenk hoca direk söze başlıyor.—Sonuçlarınız beklediğimin en kötüsü, bu kanser halk arasında bıçak vurulunca azan en deli kanser türü. Bir şansınız var mesanenin içinde kalmış başka tere sıçramamışsa büyük ameliyatla kurtarma umudumuz olabilir yoksa nasıl tedavi edersek edelim. En fazla bir yıl yaşarsın. Allaha inanmış insanlarız. Rabbim bana tüm güzellikleri bahşederken iyiydi, hoştu da sıkışınca isyan edebilir miydim? Eşimin yüzüne bile bakamadım. Ama hiçbir şeyden korkmuyordum ölümden bile. Eskilere gittim birden yüksek tepelerdeki kayaları ejderhaya, kendi gölgemi deve benzetirdim. Ödüm kopardı her şeyden, kapının önünde cenazesi yıkanan bir komşunun sokağından aylarca geçmemiştim. Hele mezarlığın yanından gündüz bile geçemezdim. Böyle korkak biri şimdi ne kanserden nede ölümden korkuyordum. Çünkü pişmiştim, hani tuz nasıl eti pişirirse acılarda insanları pişiriyor, olgunlaştırıyor.
Dalmışım, kendimi 1981 de Edirne’de yaşadığımız o acılı günlerde buluyorum. Şok geçirir gibi olunca insan derinlerdeki acılar ortaya çıkarıp beklide dengeyi kuruyor zihninde. İkinci evladım Serkan doktor hatasından bu dünyanın güzelliğini ve çirkinliğini göremeden kısacası sahaya bile çıkamadan terk etti bizleri inşallah ahir dünyada bizden memnun ve şefaatçi olur. Sevgili eşim yıkılmış bitap düşmüştü. Hayatında çekebileceği en büyük acıyı karnında dokuz taşıdığı evladını değil kucağına almak yüzünü bile göremeden göndermişti kara topraklara. Edirne SSK hastanesinde bitap olmuş, yaşadığı tüm acılar içinde gözünü açarken yanında elini tutabilen tek dostu yakını öğretmenlik yaptığımız Ahmetbeyden Nuran ablamızdı. Bizi hiç yalnız bırakmadı, ağustos ayının sıcağında aç orucuna tutarken bize moral vermek için sanıyorum, ellerimizi sıkıca tutar, gözlerimize bakarken hep gülümserdi. İlk öğretmenliğimden beri o bana, sonra evlenince ailemize bacı ve anaydı, en zor günlerimizde akrabalarımızdan bile yakınımızdaydı, hep. Edirne SSK hastanesinin genç imamı elini omzuma koydu. Dönüp baktım, öyle ihtiyacım vardı ki beni omzumdan bile tutan ele. Döndüm gözümden istemsiz akan yaşlarımı sildim.-- Hocam! Edirne’ye git. Cenaze levazımatçısını bul çocuk kefeni al, dönüşte Selimiye mezarlığına geç mezar kazanlara söyle çocuk mezarı kazsınlar. Dedi. İmamın dediğini sorgulamadan uygulamak zorundaydım. Başka seçeneğim yoktu zaten. Yapa bildiğim tek gözlerimden akan yaşı silmekti. Büyük oğlum Serdar’ı Ahmetbey de Hayrullah amcasına bırakmıştık, kendime bile faydam dokunmuyor, darmadağın olmuş aileme ne yapabilirdim ki. Hastanede imam elime uzun saplı bir tas verdi. Mermer zeminde yatan kıvırcık simsiyah saçlı kocaman koç gibi evlat benimdi. Döktüğüm suyla yıkadı imam, hastane önünden bindiğimiz bir taksiyle mezarlığa doğru giderken yalnız şunu düşüne bildim. Herhalde en sade cemaati en az cenaze töreni bu olmalı dedim kendi kendime. Serdar annesini görmek isteyince; 150 km uzaktan 124 murat arabasıyla Hayrullah amcası kapıp getirmişti. Beni en çok yaralayan Serdar’ın --- Baba kardeşim nerde? Sorusuydu. Ne cevap verebilirdim ki beş yaşındaki evladıma gözümden akan yaşların arasından, beklide; beceriksiz bir babayım ben dercesine yüzüne baktım. Ancak elimi kaldırırken işaret parmağımla Selimiye mezarlığını gösterebildim. Bu acıları yaşayan, eşime ve evladıma bunları yaşatan biri olarak ölüm bana bundan vız gelir tırıs giderdi.
Cenk Bey üç hafta sonra tatil dönüşü büyük ameliyat için randevuyu vermişti. Ama kendimi dosta yoksa bile düşmana dik göstermeli, ayrıca memleketimi de bir daha görmeliydim--- Sayın hocam, siz tatildeyken bende memleketim Giresun’a, kızımın yanına Marmaris’e gidebilir miyim? Diye sordum. Cenk bey tüm sevecenliyle – Tabii, neden olmasın, yeter ki 9 ağustos saat 14 bura da olun. Eşimle hiç konuşmadan çıktığımız hastaneden Sıhhiye dolmuş duraklarına giderken ellerimiz tutuştu, istemsiz. Her halde korkma ben hep senin yanındaydım, şimdide yanındaydım der gibiydi. Telefonla As Bayburt yazıhanesinden yer ayırtarak o akşam hemen yola çıktık. Yeğenim Aydının, yani kardeşim Metin’in oğlunun düğünü vardı ertesi akşama, ne planlar kurmuştuk, Serdar ve Burcuyla; ama Özdemir Erdoğan’ın dediği gibi “siz istediğiniz planı yapın gerçek plan Yaratanın planıdır”, bizim planlarımızda başlangıçta veto yemişti zaten. Sıla ziyareti bir gecelikte olsa bana çok iyi gelmişti. Babamı, kardeşlerimi eşi dostu görmüş, alıçlı mezarlıktan geçerken, bakmaya doyamadığım Tamzara’yı tekrar yeniden beynime kazımıştım. İlyas 2008 Ekiminde baktığı diş kayaya kayabaşına 2009 Nisanında veda etmişti el bile sallayamadan, yıl 2010 Temmuzu günlerin ne getireceğini bilmezsin. Ankara’ya dönüşte hemen yola koyulduk zaman su gibi akıp gidiyordu, bir an önce Marmaris’e gitmeliydik. Kızımız Burcu hamileydi. Hem onu görmeli hem de destek olmalıydık, kolay bir şey mi canından can yaratmak. Bizim gördüğümüz sıkıntıları yaşamasın istemiştik hep. Eşim sezaryenle yaptığı üçüncü doğumunda ağılırken kısık sesiyle – Neyimiz oldu? Sormuş. Ben de – Kızımız. Demiştim kısaca --- Burnum da Burcu burcu kız tütüyordu, o zaman adı Burcu olsun demişti.28 Ağustos 1983 te . Oğlum Serdar 12 Kasım1975 doğduğunda babamın üçüncü ama kayınpederim Adnan Beyin ilk torunuydu. Çok sevgiliydi hepimiz için ilk Adnan beyin telgrafı gelmişti. “ Erman’ı gözlerinden öperim” diye. Dayısı Ferhat kestirmeden “Serdar” demişti. İşin doğrusu benim gönlümde de Özgür vardı. Lüleburgaz nüfus memuru –Bir çocuğu da üç isim çok deyince gönüllü ben teklifi geri çekmişti. Oğlum ve gelinim bizleri onura ettiler kızlarına ve oğullarına adlarımızı koyarak. Zaman hep bir devinim içindedir. Ben dedemin, eşimde babaannesinin adını yaşattık ömrümüzce dilerim torunlarımız da aynen devam ettirirler töreyi. Burcunun kızı olacağı belli olunca karar vermişler damadımızla “Arya” Arya’da artık büyüdü koşup yürümeye başladı bile. Hep şunu söyledim çocuklarıma:” En büyük varlık ve servetiniz sağlıklı, eli ayağı düzgün evlatlarınız olmasıdır. Bunun için Allah’a her an şükretmelisiniz.”
Marmaris’te hastalığımın niteliğini kızımdan saklarken, onun hamilelikte geçirdiği sorun ve sıkıntılarına yardımcı bile olamadık. Ankara dönüşü Hacettepe tıpa yatışımız, bir şaka gibiydi bana. Yatışımın ertesi günü başlayan perhiz değil sanki ölüm orucuydu. Sekiz gün devam eden hiçbir şey yememe ve içmeme yasağı beni kahrediyordu. Ama çaresizdim, Nazlı’nın dudaklarımı pamukla ıslatmasına bile razıydım. Beş bucuk saat süren zorlu ameliyat sonrası her tarafım delik deşikti. Karnımın sol yanından çıkan hortum “diren”miş. Karın boşluğundaki atık sıvıları dışarı boşaltıyormuş. Karnımın sağ üst yanında deri üzerine monte edilmiş gibi duran kırmızı marulumsu yapı. Artık benim değişmeyen bir parçammış. Ucuna takılan hortumlar sonda torbasında neticeleniyordum. Sonradan öğrendim ki kesilen ince bağırsağımdan alınan bir metreye yakın parça böbreklerimden gelen idrar kanallarının bağladığı bir boru olmuş dışa acılan ucu da artık boşaltım sistemiymiş. Kollarıma bağlı hortumları ve damarlarıma takılı iğneleri saymaya bile gerek görmemiştim. Ama biri vardı ki üç litrelik kova kadar bir torba makineye bağlıydı, benim beslenmemi temin eden mamaymış. Çok zor ve meşakkatli günlerdi. Kontrolüme gelen Cenk hoca --- Karın içinde gözüme ne kötü görüldüyse kestim. Dedi. Ne diye bilirdim ki! Teşekkür etmekten başka. İki gün sonra geldiğinde yüzü gülüyordu. --Gözünüz aydın patoloji sonuçlarınız temiz, iyi iş başarmışız. Dedi giderken—Bir yudum su içebiliriyim. Diye bildim yalnızca kapıdan çıkarken – İki gün daha sabret dedi. Tabii sabredecektim sevenlerimin hatırına. Ben hastada olsam yatacak yatağım vardı. Hayat arkadaşım ne yapsın bir poğaçayla oruç tutarken doktorlarla saklambaç oynuyor. Onlara görülmeden gizli köşelerde sandalyede sabahlıyordu. İnanıyorum ki benim çektiğim sıkıntılardan fazlasını çekmekteydi. Her zaman üzerimde annem kadar belki de daha fazla emeği olduğunu söylediğim karımdan helallik dilemek en büyük arzumdur. Bütün bu sıkıntılarıma rağmen hiç pes etmedim. Ayağa kalkamayacak durumda olduğumda oğlum Serdar günlük sakal tıraşımı yaptı. Ayağa kalkabildiğim de her gün sakal tıraşımı oldum, sandalyede de olsa namazlarımı kılmaya çalıştım. Bence hasta olmak dünyanın sonu değildi, yenilgi peşinden yeni yenilgiler mağlubiyetler getirirdi. Bunu ziyaretine gittiğim bölümümdeki hastalara yüksek sesle söylüyordum. Emekli imam olan babasın başından ayrılmayan Fatih öğretmen bana dönerek--- Hocam sen kanseri yeneceksin bunu gün gelecek hepimiz göreceğiz. Diye seslendi üroloji kliniğin koridorunda. Üzülüyordum, hastalara moral vermek sandığımız samimiyetsizliklere, hasta durumunu tüm gerçekliğiyle bilmeli, siz istediğiniz kadar şaklabanlık yapın herkes durumunu bilir. Ancak birbirimizi kandırdığımızı sanırız gereksiz yere. Tıraş olurken aynaya bakınca, gözlerimin sönük ve ölü gözü gibi fersiz olduğunu gördüğüm halde birilerinin gelip” maşallah turp gibisin seni çok iyi gördüm” latifesi inanın küfür eder gibi geliyordu bana. Hiç kimse birilerini aldattığını sanmasın hastalar biraz duygusal ve tedirgin olabilirler ama asla kendi durumlarını ve gerçekleri bilmeyecek kadar aptal değildirler. Samimi olmak doğruları paylaşmak her zaman iyidir.
Üroloji kliniğinin uzun ve dar koridoru, acayip bir yer kadınlı erkekli ellerinde veya tekerlekli taşıyıcılarda sonda torbaları, bir uçtan bir uça sanki kordon boyunda dolaşıyormuş gibi gidip gelmekteler. Kimi pijamasın ağından açtığı delikten çıkarmış sondanın hortumunu tutuyor eliyle kimide torbayı hiç önemsemiyor, o yürüdükçe yarısına kadar idrarla dolu torba peşi sıra koridorun döşemesinde kayıp gidiyor, sessizce.25 yıl eğitim yöneticiliği yaptım. En büyük eksiğimin denetim yapmamak olduğunu çok iyi biliyorum. Kendimi de denetimin: karşımdakilerin hatasını arayıp onları faka bastırmak olduğuna inandırmışımdım. Bayburt yatılı bölge okulunun yatakhanesini denetlemiyor, okul müdürüyle ziyaret ediyoruz. İki koğuş arasından geçerken, dar bir koridora konmuş yedi ya da sekiz karyola gördüm. Yaklaşınca inanılmayacak bir koku, keskin bir sidik kokusu, yataklardaki ıslaklık uzaktan bile anlaşılıyor, tabii elinizle yoklayamıyorsunuz. Benim şaşkınlığımı müdür beyin cevabı daha da artırdı. Bana dönerek –sayın müdürüm, burası sidikliler koğuşu. Dedi. Ne yaptın derseniz hiçbir şey imkânlar o kadardı deyip geçmişimdir. Şimdi diyorum ki Rabbim bana öyle bir tokat attı ki! “Sen misin o çocukların sorununa çare olmayan müdür işte sana sidikli koğuşu “ Bence insanlar ahrete gitmeden de bu dünya da günahlarının bedelini ödüyorlar. Allah hepimizi affetsin. Şükür olsun ki tüm acılarım geride kaldı. Bir yılı aşkın süredir aslanlar gibi olamasa da kuyruksuz aslan gibi ayaktayım. Uzatmaları oynuyorum.
Ömrümce ne kimseden baldırıma tekme, ne de böğrüme dirsek yemedim. Kimseyi düşürmek için çelmede takmadım, becerebildiğim kadarıyla paylaştım, paslaştım takım arkadaşlarımla. Gün gelir sahadan alınmam gerektiğinde düdük çalmayın benim için ufak bir işaretinizle bile ayrılırım oyundan. Metin Oktay gibi kendimi yormadan kimseyi üzmeden oynadığım bu yaşam oyununda asıl saha kenarında ki menajerimin hakkını yememeliyim. Beni ben yapan tüm değerlerimde Nazlı öğretmenim vardı o benim en büyük varlığımdı şüphesiz.
Sahadan ayrılan her oyuncu ödül töreniyle ayrılıyor, uzatmalar bitince; tören komutanı ne Vali ne Kaymakam, o tören komutanı başında sarığı ve sırtında cüppesiyle, aksakallı biri. Verilen kupalar ya yeşil çuhaya ya da al bayrağa sarılı, törene katılanlar bazen kaldırılan kupaya alkış tutarken bazen de kıskançlıklarından beklide sessizce ağlıyorlar. Hiç endişe etmeyin kupalar bozulmasın gelecek zamanda veya dünyada definecilere ganimet olsun toprağın derinliklerine saklanıyor. Oradaki dertsiz, kasavetsiz bekleyiş vicdan muhasebesi yapılarak kıyamete kadar sürecektir.
7 Aralık 2011 ANKARA
Mehmet KÜTÜKÇÜ
|
|
|
 |
UZATMALARI OYANAMAK Yazýsýna Yapýlan Yorumlar |
|
Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor. |
|
|
 |
UZATMALARI OYANAMAK Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz? |
|
|
|