Kayıtlı Kullanıcı Girişi |
|
Reklam |
Haberler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
Lamba okunuyor. |
|
 |
Baþlýk |
: |
Lamba |
| Kategori |
: |
Hikaye |
| Ekleyen |
: |
sea |
| Eklenme Tarihi |
: |
04.08.2011 |
| Okunma Sayýsý |
: |
119 |
|
|
|
Yazý Ýçeriði |
“Hadi karşı tarafa geçelim!” dedi küçük çocuk heyecanla. Upuzun bir köprünün birleştirdiği iki kıyıya baktı ablası. “Olmaz.”dedi. “Güneş batmadan dönmemiz lazım. Kayboluruz.” Çocuk mızmızlanıp yalvarmaya başladı. “Lütfen abla, ne olur? Çabucak gidip geliriz. Hem hani sen evin yolunu gözün kapalı bulurdun? Kaybolmayız hadi!” “Olmaz!” diye tekrarladı genç kız inatçı bir sesle. Küçük çocuğun elini tutup köprüden uzağa çekiştirmeye başladı. “Hem annem kızar. Yarın sabah erkenden çıkar, güneş batmadan döner geliriz.”dedi ve taş yolda yürümeye başladı. Çocuk elini ablasınınkinden çekip kurtardı. Asık bir suratla kollarını göğsünde birleştirmiş, tek başına önden gidiyordu. Onu kendi haline bıraktı genç kız.
Güneşleri aniden batıyordu. Bir an önce güneş yeni doğmuşçasına aydınlık olan hava, bir an sonra zifiri karanlığa gömülüyordu. Kolundaki ahşap saate baktı. En fazla iki saat içinde evde olmazlarsa güneş batmış olacaktı. Etrafındaki ormana baktı. Şimdi ne kadar dostça görünse de o zaman felaketleri olabilirdi. İçinden lanet okuyordu kendine. Kardeşini izlerken uyuyakalmamalı, en az bir saat önce yola çıkmalıydı. Evde merak ve endişeyle onları bekleyen annesini düşündü. Ne kadar yollarının kaldığını hesaplamaya çalışırken alnı kırıştı. Orman, kumlu vadi…
Kardeşini kaptığı gibi kucağına alıp koşmaya başladı. Çocuk önce ağlamaya, küçük yumruklarıyla ablasının elinden kurtulmaya çalıştı; ama kız hiç tepki vermeyince durumun ciddiyetini anlamışçasına uslu uslu durdu kızın kucağında. İnleyen kaslarına rağmen hızını arttırmaya zorladı kız kendini. Göğsü büyük bir ihtiyaçla inip kalkıyor ama çocuğun göğüs kafesine yaptığı büyük baskı yüzünden rahatça nefes alamıyordu. Bir süre sonra burnundan hırıltılar yükselmeye başladı. Aynı anda hem koşup hem de ilerlediği yola dikkat etmesi gerekiyordu. Yol, ayağının takılması için özellikle serpiştirilmiş gibi duran taş parçalarıyla doluydu. Birinin daha üstünden atlayıp koşmaya devam etti. Küçük çocuk belki korktuğundan belki mide bulantısından başını ablasının omzuna koyup kol ve bacaklarıyla sıkı sıkıya tutundu. Gözlerini tamamen yummuştu.
Sonunda ormanın bitimi göründü. Gökyüzüne baktı kız. Bu parlak güneş daha ne kadar böyle kalacaktı acaba? Ya geçenlerde olduğu gibi günlerce doğmazsa? Küçücük bir çocukla Kumlu Vadi’de ne kadar hayatta kalabilirlerdi? Ayak tabanları acımaya başlamıştı. Vadiyi duvar gibi çevreleyen dik dağlara baktı. Onlar yüzünden vadiye iyice çöküyordu sıcak hava. İlerledikçe kademe kademe artan sıcaklıkla kardeşi daha ağır, yol çok daha uzun gelmeye başlamıştı. Etrafındaki kum tepelerine baktı. Hiçbiri bir diğerinden farklı değildi. Tek bir dönüş bile yapmadan dümdüz ilerliyordu. Rotasında bir anlık sapma ölümlerine neden olacaktı.
Bacaklarını hissetmiyordu. Durdu. Kardeşini sırtından indirip kucağına aldı ve diz çöktü. Çocuk hareketsizce uyuyordu. “Ya da sen öyle sanıyorsun.” Aklından geçen bu düşünceyle ölecekmiş gibi oldu. Üstüne eğilip nefesini dinledi. Çok yavaştı belki ama yaşıyordu. Derin bir nefes aldı. Belinde asılı olan matarayı alıp hafifçe salladı. “Lanet.” Bir yudum ancak kalmıştı. Hafifçe sarsarak uyandırdı kardeşini. Uykulu gözlerle ona baktı çocuk. “Ne oldu abla?” dedi alçak sesle. “Bir şey yok tatlım.”dedi kız nefesini düzene koymaya çalışırken. Kuruyan boğazından çatallı çıkıyordu sesi. “Eve çok az kaldı. Sadece ben çok susadım, belki sen de susamışsındır dedim.” Kafasını sallayarak küçük elleriyle mataraya uzandı çocuk. Koca bir varili tek başına bitirebilecekmiş gibi görünüyordu. Kız da öyleydi. Tüm suyu bitirmek üzereyken, yeni aklına gelmişçesine, durdu çocuk. Matarayı ablasına uzattı. Öyle susamıştı ki hayır diyemedi. Kalan azıcık suyu da bir dikişte içti. Saate baktı. Bir saatleri geçmişti bile. Belki bir vaha buluruz umuduyla matarayı tekrar kemerine taktı. “Hadi bakalım.”deyip kardeşini tekrar kucağına aldı. Sonsuzmuş gibi görünen kum denizine bıraktı yorgun adımlarını. Elinden geldiğince hızlı koşuyordu. İlerlemeye devam etti.
Ayakkabısının kayışı koptu; koştu. Ayağı takıldı; koştu. Susuzluktan ölüyordu; koştu. Yarım saatleri kaldı; koştu. Uzakta bir toz bulutu fark ettiğinde de koşuyordu. Kendini tamamen tükenmiş hissediyordu. “Hayır!” İnleyerek olduğu yere çöktü. Bu halleri yetmez gibi bir de kum haydutları, ha? Karşı koyma umudu yoktu. Koca çölde nereye kaçabilirdi ki? Başını önüne eğip düzenli nefes almaya çalıştı. Kardeşi tekrar uyumuştu.
“Benim yüzümden...”diye mırıldanmaya başladı. “Benim yüzümden. Benim yüzümden. Benim. Benim. Ben…” Susuzluktan çatlamış dudaklarına, kupkuru boğazına rağmen devam etti mırıldanmaya. Nal sesleri giderek yaklaşıyordu. “Benim” Sonunda bir atın birkaç metre ötelerinde durduğunu duydu. “yüzümden.” Biri attan indi. “Benim” Onlara doğru yaklaşmaya başladı ve bir çift erkek çizmesi görüş alanına girdi. “yüzümden.” Vücudunda yeterince su olsa ağlayacaktı belki. “Benim yüzümden. Benim yüzümden.” Bir el omzunu tutup hafifçe sarstı artık ipli bir kuklaya benzeyen bedenini. “Ben-”. “Elem?” Mırıldanması kapatılmış bir musluk gibi aniden durdu. Halsizce başını kaldırdı. Baktığı yüzü algılayamadı bir an. “Cihan?”
Uyuşmuş bedeni sevinemedi bile. Sadece büyük bir rahatlama hissi yayıldı tüm hücrelerine. Sonra, aniden asıldı yüzü. Kuru bir şekilde ağlamaya başladı. Sadece gözleri nemlenebildi, yaş yoktu. Yine de kupkuru hıçkırıkları korkunçtu. Çölün ortasında serap görüyordu işte. Kahrolası bir serap… Hıçkırıklarını duyan serabın yüzü şaşkınlıkla bozuldu. “Ne oldu?”dedi serap. Kızın önünde diz çökerek ellerine uzandı. Elini çekme ihtiyacı duymadı Elem. Nasılsa hissedemeyecekti değdiğini. Bir halüsinasyon ne kadar gerçekçi olabilirdi ki? Hem belki de- Ellerini tutan büyük parmakları hissedince tiz bir çığlık attı. Esef kucağında kıpırdandı ama uyanmadı. Başını kaldırıp tekrar çocuğun yüzüne baktı kız. “Cihan? Gerçekten sen misin?” Başını salladı çocuk. Yakışıklı yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Gerçek olduğuna, hayal görmediğine inanana kadar ellerini ezberlemiş olduğu bu yüzde gezdirdi kız. Gerçekti. Susuzluğu kadar, kucağında uyuyan kardeşi kadar, kumların sıcaklığı kadar, birazdan batacak olan güneş… kadar gerçekti.
Bu gerçeği hatırlayınca çekti ellerini. “Gitmeliyiz.” Tekrar başını salladı Cihan. Esef’i kucağından alıp, çekerek ayağa kaldırdı kızı. “Bizi nasıl buldun?”diye sordu kız. “Saatin farkındasın değil mi?”diye karşılık verdi Cihan hafif kızgın bir sesle elindeki dolu matarayı uzatırken. “Annen meraktan ölüyor. Ben de. Köprüye gittiğinizi söyledi. Neden grupla beraber dönmediniz? Kum haydutlarından biri çıksaydı karşınıza? Ya da güneş battığında vadiden çıkamasaydınız? Hiç olmadı susuzluktan ölürdünüz. Ne düşünüyordun Elem?” “Esef…”diye ağzında geveledi kız su içmesini bahane ederek. Kendini savunabileceği bir şey yoktu.
Başını iki yana sallayıp kendine çekti Cihan kızı. Kollarını etrafında sardı. “Her neyse. İyisiniz ya.” Birkaç saniye öylece durdular. Sonra etrafındaki kollar gevşedi. “Vaktimiz az.” Başını salladı Elem. Cihan’ın yardımıyla ata bindi. Sonra Esef’i kucağına aldı. Ata kolayca binen genç adam dizginleri eline alıp dörtnala sürmeye başladı sarı sonsuzlukta. Elem bir eliyle Esef’i göğsüne bastırmış, diğer elini sıkıca Cihan’ın beline dolamıştı. Ahşap saatine bakmak istedi ama kıpırdamadı.
İnanılmaz derecede iyimserleşmişti. Güneş batsa ne olurdu ki? Cihan yanlarındaydı. Başını dayadığı sırtta hissettiği kasları düşündü. Kaç haydutla başa çıkabilirdi acaba çocuk? Yine de buna şahit olmak istemezdi. Nasılsa bir vaha kasabası bulurlardı yakında. Kum bulutları havalandırarak ilerlediler vadi boyunca. Cihan bir kere bile durmadı ya da yavaşlamadı. Esef arada bir uyansa da tekrar uyudu. Aslında o da uyusa ne iyi olurdu. Eğerin iki yanında sallanan bacaklarını hissetmiyordu nerdeyse. Gözlerini yumdu. Daha birkaç dakika geçmemişti ki Cihan’ın sesiyle açtı gözlerini. “Elem!”
Başını kaldırıp karşıya baktı. Yanan sokak lambaları güneşe rağmen parlayan bir kasaba. Eina’da sokak lambaları güneşin aniden batma ihtimaline karşı asla söndürülmezdi. Artık kesinleşen emniyetleriyle Cihan da rahatlamış, atı yürür vaziyette sürüyordu. Elem kolunu çekip saatine baktı. Tam da yelkovan saat başını gösterirken her yer kararıverdi. Cihan havadaki elini yakalayıp tekrar beline sardı. Atı bu kez kırbaçla yönetiyordu. Kasabayla aralarındaki birkaç kilometreyi hızla kat etmeye başladılar. Arkalarındaki karanlık vadide vahşi hayvan sesleri yükselirken tekrar gözlerini yumdu Elem.
Kokudan iyice duyarlı hale gelen kulakları yaklaşan ayak seslerini duydu. Çizme sesi değil, bir şey hızla onlara doğru koşuyordu. Ağzını açmıştı ki sertçe şaklayan kırbacı duydu. Cihan da fark etmişti gelen şeyi. At burnundan soluyarak dörtnala gidiyordu. Işıklar yaklaştıkça büyümeye başladı. Ayak sesi iyice yaklaşmıştı. Bir şeyin etkisiyle sertçe yüzüne vuran hava karşısında çığlık atmamak için dudaklarını ısırdı kız. Yaratığın pençesi bir hamle daha yapamadan kırbacı şaklattı Cihan. At, son bir atılımla, lambalarla aydınlanmış kasabaya girdi.
Işık vurması halinde yok olacak olan yaratık, avını kaçırmanın üzüntüsüyle arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Lambanın altında, attan inmeden öylece durdular nefesleri düzene girip kalp atışları yavaşlayıncaya kadar. Lamba fanusunun içindeki ateş böcekleri birbirlerine ya da cama çarpıyor, sessiz geceyi cızırtılarla bölüyordu.
Elem, çocuğun kucağında kıpırdandığını hissetti. Esneyerek gözlerini açtı Esef. “Elem?” Kardeşinin sesiyle kolunu Cihan’ın belinden çekip ona baktı. “Efendim tatlım?” “Nerdeyiz?”dedi Esef, kucağında doğrulup uykulu gözlerle etrafına bakarken. Bomboştu sokaklar. Herkes evine kapanmıştı. Cihan attan inip Esef’i kızın kucağından aldı. “Güvende.”diye cevap verdi Elem. Tam olarak nerde olduklarını bilmiyordu; ama fark da etmezdi. Cihan çocuğu yere bırakıp elini uzattı. Uzatılan eli tutup aşağı atladı. İsteyerek bırakıp Esef’’in elini tuttu ve Cihan’a baktı. O olmasa… “Şimdi nereye?”diye sordu. “Kalacak bir yer bulalım.”dedi genç adam. Cihan atın dizginlerini tutup yürümeye başladığında onu takip ettiler.
Eina’nın mevsimi yoktu. Gece-gündüz arasında herhangi bir sıcaklık farkı da. Hava gündüz ki gibi boğucuydu. “En azından vadiden daha iyi.”diye düşündü Elem sokakta yan yana ilerlerken. “Su var mı?”dedi Esef. Susuzluğunu unutmuşçasına birden boğazındaki kuruluğu fark etti kız da. Cihan durup eğerden dolu iki matara çıkardı. Minnetle aldılar. Boğazından geçen ılık suyu hissetmek gibisi yoktu. Boş karnını suyla doldurdu. Matarayı geri uzattı. Karanlık gecede ilerlemeye devam ettiler.
“Hiçbir yere gitmesek ne olur?”dedi Elem Cihan’a. Anlamaz gözlerle baktı çocuk. “Havada bir sorun yok.”diye devam etti kız. “Işığımız da olduğuna göre? Sabah erkenden yola çıkarız. Kimseyi rahatsız etmemize gerek yok.” Omuz silkip “Peki.”dedi Cihan. Büyük bir ağacın altına oturdular. Cihan atı yakınlardaki bir ağaca bağlayıp yanlarına geldi. Sırtını ağacın gövdesine dayayarak oturdu. Elem başını çocuğun omzuna koydu. Esef de dizlerinde yatıyordu. Çok yorulmuştu kız. Huzur içinde gözlerini yumdu. Cihana böylesine yakın olacağını kim bilebilirdi ki? Çocukluk arkadaşı, şimdiyse sevdiği çocuk… Uykuya dalmadan önce tek düşündüğü o’ydu, saçlarında hissettiği eli… Ha, bir de ne kadar mutlu olduğu.
***
“Elem! Elem!” Birinin dürtmesiyle gözlerini açtı. Cihan’ın yüzünü görünce gülümsedi. Ama çocuğun yüzü kaskatıydı. Günaydın demek için ağzını açıyordu ki Cihan konuşmaya başladı. “Estalılar bu tarafa geçiyormuş.” Duyduklarıyla dondu kaldı kız, gülümsemesi soldu. “Estalılar mı? Ne? Neden?” Sabırsızlıkla çekip ayağa kaldırdı Cihan kızı. “Bilmiyorum. Savaş açmışlar bize. Merkeze girmişler bile.” Apar topar ayağa kalkan Elem birden dikkat kesildi. “Merkeze girmişler mi? Annem?” Bayılacak gibi oldu bir an. Cihandan destek alarak toparlandı. Acıyla baktı çocuk yüzüne. “Üzgünüm. Yapabileceğimiz bir şey yok. Ordu onları korur. Kasabanın çevresine barikat kuruluyor. Yardım etmeliyiz. Haydi.” Olduğu yerden kıpırdamadı Elem. “Esef?” Tekrar çekti çocuk. “Diğer çocuklarla birlikte sığınağa indiriyorlar. Haydi Elem! Zaman yok.”
Cihan’ın yanında koşar adım ilerlemeye başladı kız. Estalıların ne derdi vardı ki? Köprü anlaşması daha geçenlerde yenilenmişti. İzinsiz karşı tarafa geçen mi olmuştu acaba? Kasabanın etrafına barikat kurmaya çalışanlara yardım etmeye başladılar. Kimse yabancılıklarını yadırgamadı. Belki de farkına bile varmadılar. “Bunlar ne kadar dayanabilir ki?” dedi Elem Cihan’ın çaktığı tahtayı tutarken. “Belki buraya gelmezler bile.”diye cevap verdi çocuk. Sesi o “tak-tak”ların arasında boğulmasın diye bağırıyordu. “ Ordular merkezin yakınında karşılaşır. Burası o kadar da önemli değil.”
Ya güneş batmadan eve dönmeyi başarabilselerdi? “En azından annemin durumunu bilirdim.”diye düşündü acıyla. Yanında işine devam eden gencin ciddi yüzüne baktı. Merkeze gitmesine hayatta izin vermezdi. “Ama annemi de o savaşın ortasında bırakamam ki!” Esef burada güvendeydi, Cihan ona göz kulak olurdu. Başını önüne indirip işine devam etti. Hele bir şunu bitirsinler de. Gün boyu devam ettiler tahtaları çakmaya. Tüm kasabayı çevrelediler. İkinci bir kat yaptılar. Sonunda bittiğinde, kaynayan güneşe aldırmadan, buldukları yere serildiler. Elem sırtüstü uzanıp gözlerini kapamıştı. Cihan’sa yanında kasabalılardan bulduğu bir kılıcı temizliyordu. Merkezden, Constan’dan, uzakta her şeyden habersizlerdi. Savaş başlamış mıydı? Belki bitmiş belki de hiç başlamamıştı. Eina’nın durumu neydi? Sabah haber getirmek için yola çıkan adam hala gelmemişti. Huzursuzca kıpırdandı Elem yerinde. Eina, Esta, savaş… Umurunda değildi hiçbiri. Tek merak ettiği annesiydi. Neler olduğuna dair tek bir şey bilseydi… Tek bir şey…
Yükselen seslerle gözlerini açtı. Bir an sonra herkes ayağa kalkmaya başladı. “Buraya mı geldiler?”diye düşündü bir an. Herkesin baktığı yöne bakınca onu gördü. Biri, at üzerinde hızla onlara doğru geliyordu. Üzerine yapışan otları silkeledi kız. Adam sonunda gelmişti demek. Az ilerilerinde durdu. Herkesle beraber yaklaşıp onlar da adamın etrafını sardı. İkisi halkanın en önündeydi. Soluk soluğa konuşmaya başladı adam: “Estalılar… merkeze… girdi… Eina prensi teslim oldu. Ordu neredeyse yok oldu. Ülkede ilerliyorlar. Constan’da çiftçiler hariç kimi buldularsa öldürdüler. Saklanabilenler-”
Arkasını dönüp kalabalığı ite kaka ilerlemeye başladı Elem. Kör gibiydi. Çarptığı omuzlara ya da homurdanmalara aldırmıyordu. “Prens düştü. Kimi buldularsa... İlerliyorlar…” Gözünden akan yaşlar görüşünü bulanıklaştırmıştı. Sonunda çemberi yarıp çıkabildi. Cihan arkasından sesleniyordu ama dönüp bakmadı bile. Bir an durup boş arazide etrafına bakındı. Ağaca bağlı bir at çarptı gözüne. Koşarak oraya gitti. Cihan’ın atı değildi bu. Titreyen elleriyle güçlükle çözdü atı. Uzaktan koşarak gelen çocuğu görebiliyordu. Ata atlayıp ayaklarıyla iki yandan vurdu. Hayvan öne atıldı. Kasaba çıkışına doğru ilerlemeye başladı. Cihan hala arkasından sesleniyordu. Devam etti. Yaptıkları seti nasıl geçecekti? Kapıda nöbet tutuluyordu. Dizginleri tek eliyle tutup gözlerini sildi. Çıkmak istiyorsa normal görünmeliydi. Atı yavaşlatıp arkasına baktı. Cihan uzak bir gölgeydi ama yaklaşıyordu. Çabucak ikna etmeliydi kapıdakileri. Yavaşça ilerlemeye devam etti.
İki adam, tahta taburelerinin üstünde oturmuş konuşuyordu. Bellerinden sarkan kılıçları çok tehditkâr görünüyordu. Gülümsemeye çalışarak “Merhaba!”diye seslendi. Sonra suratını astı. Neden gülümsüyordu ki? Ülkeleri yok olmak üzereydi; suratsızlığı gayet doğaldı. Adamlar konuşmayı bırakıp şöyle bir baktılar. “Bir yere mi gidiyorsunuz küçük hanım?”dedi şişman olanı. “Kasabadan çıkmanı hiç tavsiye etmem.”diye tamamladı kel olan diğeri. Onlara katılıyormuşçasına başını salladı. “Emin olun buradan çıkmayı ben de istemem. Ama maalesef çıkmak zorundayım.” “Neden zorundaymışsın?”diye sordu şişman. “Ben… Zorundayım çünkü… Çünkü…” Kahretsin! Ne diyecekti ki? Adamlar gittikçe şüpheleniyor gibiydi. “Çünkü.”dedi ani bir ilhamla. “Merkezden kaçan bir grup buraya gelmeye çalışıyor. Ama vadide yollarını kaybetmişler. Güneş batmadan onları buraya getireceğim.” Nefesini tutup adamların tepkisini bekledi. Birbirlerine bakıp karar vermeye çalışıyorlardı.
Arkasına baktı, Cihan iyice yaklaşmıştı. Biraz sonra sesi duyulabilir hale gelecekti. Elleriyle işaretler yapıp adamlara izin vermemelerini söylemeye çalışıyordu. “Bakın, içeriden de izin vermenizi söylüyorlar. Lütfen, zaten geç kaldım.” Şişman adam hala koşan Cihan’a baktı, sonra arkadaşına. “Dayanamayacağım.”diye düşündü Elem. Belki at barikatın üstünden atlayabilirdi. Dizginleri tuttu. Tam ata vuracağı sırada “Peki.”dedi kel adam. Ne kadar rahatladığını belli etmemeye çalıştı. İki adam ağır tahta kapıyı tutup açmaya başladı. Son kez arkasına baktı kız. Cihan’ın ne kadar yorulduğunu görebiliyordu. Yine de can havliyle devam ediyordu çocuk koşmaya. Eğer direkt takip etmek yerine atını almayı düşünebilseydi hayatta çıkamazdı kız buradan. “Özür dilerim aşkım.”diye fısıldadı. Önüne döndü. Ağlamamalıydı. Kapı yarı yarıya açılmıştı.
O sırada Cihan’ın sesini duydu: “Elem!” Sesi yankılandı. Başka şansının olmadığını anlamıştı kız. Atı kırbaçlayıp yarısı açılmış kapıya doğru gitti. Arkada Cihan adamlara bağırıyordu: “ İzin vermeyin! Çıkarmayın!” En sonunda anlayan adamlar durdurmak için kıza döndü. Elem kırbacı bir kez daha şaklatıp hızla çıktı kapıdan. Hiçbiri yetişemedi.
Son sürat kente doğru gidiyordu. Yol boyu yaşlar akmaya devam etti gözünden. Alışmıştı artık, onlarla da görebiliyordu. Uzun süre sürdü atı. Sonunda Kumlu Vadi’den çıktı. Tek tük ağaçlar görünmeye başladı yol kenarında. Ufak bir tepeyi tırmanıp atı durdurdu. Constan’ın olması gereken yerden şimdi kapkara dumanlar yükseliyordu. Istırapla ilerlemeye devam etti. Güzelim dünyası nasıl yakılıp yıkılmıştı? Dörtnala gidiyordu kente doğru. Annesi bu ateşin ortasında bir yerdeydi. Alması lazımdı onu mutlaka. Peki ya- “Hayır!”dedi kendine. “Düşünme bile. O yaşıyor. Hissederdim değil mi? Elbette hissederdim.” Söylediği kadar emin değildi; ama yaşıyor olmalıydı. Esef geldi gözünün önüne; mutlaka yaşamalıydı.
“Nereye böyle?” Düşüncelerinden sıyrılıp sesin sahibini aradı. Yaşlı bir kadın, elinde bir sepetle ona bakıyordu. Atı durdurup cevap verdi: “ Şehre gidiyorum.” Kadın baştan aşağı süzdü kızı. “Ne işin var şehirde kızım? Ne güzel kaçmışsın bak Estalılardan.” “Annem orda.”dedi Elem. “Onu almalıyım.” Kadın başını sallayıp çileklerini toplamaya devam etti. “Kız başında…” “Ya siz?”diye sordu Elem kadına, aldırmadan. “Şehrin dışındasınız ama kaçmıyorsunuz?” Tekrar doğruldu kadın. “Tabi ki kaçmıyorum. Estalı da olsa insanlar yemek yer. Bize ve tarlalarımıza dokunmuyorlar. Biz de her gün topladıklarımızı onlara götürüyoruz. Kaçsam ne olacak ki?” Şehre nasıl gireceğini bulmuştu. Gülümseyerek kadına baktı. “Bana yardım eder misiniz?”
***
“Keşke şunlar biraz daha rahat olsaydı.”diye yakındı düz pabuçları ayağına tekrar geçirirken. Elindeki çilek sepetine iyice sardı parmaklarını. Şehre giriş biletiydi bu sepet. Onu surların arkasına geçirecekti. “Çilekçi Savlet…”diye mırıldanmaya devam etti sessizce. Toprak yolda hızla ilerliyordu. Başını öne eğmiş, yanından geçen insanlara bakmıyordu. Demir kapının önüne gelince durup başını kaldırdı.
Şehrin ana girişiydi bu kapı. Her zaman açık olurdu. Tabi… Eskiden. Şimdiyse kapının önünde iri yarı iki Estalı tehditkâr bir biçimde duruyordu. “Neden geldin?”diye sordu sağdaki. “Ben…” “Kekelemenin sırsı değil Elem, hadi!” “Ben Çilekçi Savlet’in kızıyım. Annem hasta. Onun yerine bugünkü ürünü ben getirdim.” Hepsini tek bir nefeste söyleyip sustu. Adam şöyle bir baktı kıza. “Hayret. Onun kızı mı varmış?”dedi arkadaşına. Elem yutkundu. “Varmış demek ki baksana.”dedi öteki. Derin bir nefes almamak için zor tuttu kendini kız, anlık bir rahatlamayla. “Böyle bir şey kendiliğinden olacak değil ya.”diye de devam etti adam pis gözlerini kızın üstünde gezdirirken. Bu yorumdan rahatsız olan sadece Elem değildi herhalde. Sağdaki diğerine kızgın bir bakış atıp “Geç bakalım.”dedi. “Teşekkürler.”diye mırıldanıp açılan kapıdan hızla içeri süzüldü Elem. Pis bakışlı arkasında “Bundan sonra hep sen gel!”diye seslense de aldırmadı.
Durup etrafına bakındı bir an. Anlaşılan sadece şehir değil insanlar da değişmişti. Eski neşeli gürültünün yerini soğuk bir sessizlik almıştı. Kimse birbiriyle konuşmuyordu sanki. Asık suratlı insanlar, en ufak bir selamı birbirinden esirgiyordu. Tüm bunların sebebine, surların tepesinde dalgalanan kırmızı bayrağa, nefretle baktı Elem. Sonra, ölü kalabalığın içinde dikkat çekmemek için o da onlar gibi hareket etmeye başladı. Etrafta dağınık halde duran Esta askerlerini görmüştü. Evlerinin sokağına doğru ilerliyordu.
Güzel, girmişti şehre. Peki, nasıl çıkacaktı? “Annemi bir bulayım, o mutlaka bir çıkış bulur.”diye düşündü. Büyük büyük dedesi şehrin baş mimarıydı. Annesi tüm gizli geçitleri, çıkışları bilirdi. Tanıdık sokakta, mavi kapılı evin merdivenlerini tırmandı. Etrafı gözleyerek tokmağı üç kere vurdu kapıya. Bekledi. Ses yok. Daha sert bir şekilde tekrarladı. Yine ses yok. Diğer ihtimali aklına getirmek bile istemeyerek merdivenleri indi. Alttan ikinci basamağın yan yüzündeki çıkıntıyı eliyle yoklayarak buldu. Yedek anahtarı çekip çıkardı. Koşarak tekrar çıktı merdivenleri, kapıyı aceleyle açtı.
Evde olmadığını anlamış olsa da bir tür refleksle seslendi: “Anne?” Tek tek her odaya baktı. Boş evi turlayıp salona döndü. Ellerini başına götürdü. Şimdi ne yapacaktı? Muhteşem planı buraya kadardı. Nerede arayacaktı annesini?
Taş. Mavi taş. Gelmişken en azından onu alacaktı. Küçük bir kızken Eina-Esta köprüsünün ortasında, annesiyle beraber buldukları uğur taşı. O zaman şimdiki gibi sağlam değildi köprü. Küçük Elem, az daha seyrek tutunma ipinden Sonsuz Vadi’ye düşecekti. Oraya gelirken yolda bulup beline bağladığı o ip olmasa, ölecekti de. O taşın uğuru olduğuna inanmıştı bunun çocuk aklıyla. Sonraları taşı, ipten sonra bulduğu ayrımına varsa da, taşı neredeyse hiç yanından ayırmamıştı. Dün Esef’i dışarı çıkarırken bırakması haricinde hiç tabi…
Üzerinde ‘Elem’ yazan kapıdan içeri girdi. İkinci ‘e’ neredeyse silinmişti. On altı yıllık hayatının tümünü geçirdiği odaya baktı bir an. Yüzü pencereden gelen ışıkla aydınlandı. Anlık bir duraksamadan sonra yatağının başındaki komedine yöneldi. Önceki gece boynundan çıkarttığı gibi duruyordu kadife kesecik. Eğilip eline aldı. Elem doğrulurken bir kâğıt parçası havalandı.
Şaşkınlıkla halının üzerine düşen soluk renkli kâğıdı aldı. Aceleyle çiziktirilmiş de olsa annesinin okunaklı el yazısıydı bu. Heyecanla okumaya başladı; ama okudukça yüzü düştü. Kâğıdı bıraktığında bayılacak gibiydi. Boşuna mı girmişti yani Constan’a? “Umarım okumazsın… Yakın kasabanın birinde… Güvendeyim. Esef’i sakın… Bir an önce çık… Bahçedeki ağacın…”
Sersemlemiş bir halde kapıya uzanıp çıktı odadan. Koridorda asılı olan kılıca baktı bir an. Babasının kılıcı… Son bir kararla onu alıp kemerini beline bağladı. Mutfaktaki kapıdan bahçeye çıkarken kesenin ipini boynuna geçirdi, gömleğinin içine sarkıttı. Ölmeden önce babasının yaptığı son iş olan çakıl yolda koşar adım ilerleyip bahçenin tam ortasındaki görkemli salkım söğüdün önüne geldi. Yüzüne gelen yaprakları eliyle çekip gövdeye yaklaştı. Belindeki kılıcın kemerini çözüp eline aldı. Eğilip emekleyerek geniş kovuğa girdi. Küçük bir kızken ve hacmi şimdikinin dörtte biriyken, buraya girip oyun oynamayı çok severdi. Tabi annesi evde değilken. Sehiv Hanım, küçük Elem’in burada oynamasına izin vermezdi. Bunun nedeniniyse ancak şimdi anlıyordu Elem.
Etrafında dönüp kovuğun duvarlarını incelemeye başladı. Aradığını birkaç saniye içinde buldu. Sağındaki çeper, ağacın dokusundan daha farklı, daha koyuydu. Çocuk gözü fark edememişti demek. Olduğu yerde döndü. Rahatça hareket edemiyordu, sırtı zaten bükülmüş durumdaydı. Kılıcı yere koydu. Elleriyle incelemeye başladı. Sonra parmaklarını birleşim yerlerinde bulunan dar boşluklara soktu. Yavaş yavaş çekmeye başladı parçayı. Parmaklarını kırılacak gibi hissetse de santim santim çıkarmaya devam etti tahta plakayı. Beş dakika sürdü bu iş.
Sonunda tamamen çıkarıp arkasına koydu ve önünde açılan oyuğa baktı. Tabandaki bir merdiven aşağı doğru uzanıyordu. “Keşke ateş böceklerinden yanıma alsaydım.”diye düşündü Elem. İçerisi çok karanlık gözüküyordu. Derin bir nefes alıp bacaklarını sarkıttı. Üst basamakların birinde durup kılıcı aldı, beline bağladı. Sonra plakayı elinden geldiğince yerine oturttu. “Kahretsin.” Şimdi daha da karanlıktı. Yine de basamakları inmeye başladı. Bir, iki, üç, dört, yüz on dokuz, yüz yirmi yedi, yüz kırk, yüz elli bir…
Üç yüz altıncı basamakla ayakları tabana değdi. Ellerinin merdivenin son basamağından çekti, gömleğini çekiştirip düzeltti. Sağ kolunu kaldırıp duvara değdi. O tarafa doğru gidip el yordamıyla annesinin kâğıtta yazdığı oyuğu buldu. Küçük lambayı çıkarıp yaktı. Işığı çok güçlü değildi ama etrafını ayırt edebileceği kadar aydınlattı.
Bir yer altı tünelindeydi. Tahta kolonlar sonu karanlıkta kaybolmuş bu tünel boyunca sıralanıyordu. Elem, önündeki tek seçenek olan yolda tüyleri diken diken bir halde ilerlemeye başladı. Karanlıktan hiç hoşlanmazdı, hiç. Acaba tünel nereye çıkıyordu? Constan’ın dışına diye yazmıştı annesi ama tam olarak nereye? Esta ordusunun ortasında birden bire ortaya çıkması hiç de hoş olmazdı. Loş ışıkta, etrafını inceleyerek ilerliyordu ki yüzüne değen bir şeyle çığlık attı. Lamba az kalsın elinden düşüyordu. Suratına yapışan örümcek ağını tiksintiyle temizledi. “Kahretsin.” Fazlasıyla gerilmişti.
Birkaç dakika sonra karşısına, tünele girdiğinin benzeri bir merdiven çıktı. Karanlık yüzünden ancak bir metre önünü görebiliyordu. “Vay canına.”diye mırıldandı. Dedesi iyi iş çıkarmıştı anlaşılan. Tünel tüm şehri dolaşıyordu anlaşılan. “Yani.”diye düşündü. “İşgalde ordu dışında öldürülen olmadı.” Estalıların şehre girdiğini öğrenen herkes tünellerle kaçmıştı herhalde. Tabi kasabaya haber getiren adam bunu bilemezdi. Bunun öğrenilmesi Estalıların da işine gelmezdi. Onların yaydığı bir dedikoduydu yani.
Arkasını dönüp geldiği yola baktı. Zifiri karanlıktı etrafı. Ancak birkaç metre ilerlemişti. Bunun anlamıysa… Cihanların evinin altındaydı. Hemen bitişiklerindeki iki katlı evin. Cihan… Düşünmemeye çalışarak yürümeye devam etti. Böyle on küsur merdiveni geçti. Surlara yaklaşmış olmalıydı. Koşmaya başladı. Yakında çıkacaktı buradan. Çok yakında- “Ah!” Darbenin şiddetiyle sendeleyerek geri çekildi. Lamba elinden fırlamıştı bu kez. Acıyan burnuna götürdü elini. Kırmış mıydı acaba? Ama hayır, sızısının dışında gayet iyiydi. Yere eğilip hala yanmakta olan lambayı aldı. Çarptığı şeye baktı.
“Çok güzel.”dedi sinirle. Tünel çökmüştü. “Harika!” Hırsla boynundaki keseyi çıkarttı. “Uğur taşıymış, hah!” Duvara fırlatıp çınlamasını bekledi. Ama taş, çıkan tok bir sesle yere düştü. Elem hemen o tarafa yaklaştı. Işığı duvara tutunca rulo halinde bir parşömen gördü; prensin mührünü taşıyan bir parşömen… Eğilip yerden mavi taşı aldı. Koca duvarda kâğıda çarpması; şans değil de neydi? Duvara yapıştırılmış parşömeni alıp mührünü kopardı. Lambayı asacak bir çıkıntı bulup okumaya başladı.
“ Merhaba Estalı! Ben, hani şu alt ettik diye dedikodusunu yaydığınız, aslında sarayda bulamadığınız Eina prensi. Eh, tüneli çökerttiğimiz için kusura bakmayın. Bizi takip etmeniz işimize gelmez ya da geldiğimizde elimizden kaçmanız. O kuş beyinli prensinizin göründüğünden daha akıllı olduğunu düşünmüştüm. Fazla ciddiye almışım anlaşılan. Yendiğiniz o beş bin kişilik ordunun ana Eina ordusu olduğunu düşündü. Bu zaferin fazla kolay olduğu hiç mi aklınıza gelmedi? Ya da uzun süredir Esta’dan dönmeyen haberciler? Tüm ordunuzu köprüden habersizce geçirebileceğinizi sanmanızsa ayrı bir aptallık. Hele ki ülkenizi savunmasız bırakarak… Yine de seni takdir ettim Estalı. Bu tünelleri bulabileceğinizden şüpheliydim. Eminim Eina ile bir akrabalığın vardır. Neyse, bu kadar sohbet yeter. Hemen sarayıma gidip prensine haber ver. Ülkesi ele geçirildi. Büyük ihtimalle de Eina ordusu şu sıralarda Constan’a girmek üzeredir. Sarayımı geri almaya geliyorum. Benim yerime ona teşekkür et, kolay bir fetih oldu. Merak etmesin. Ben onun gibi cani değilim. Halkıma zarar veremedi çünkü geriye sadece çiftçiler kalmıştı; işine gelmezdi. Bense hiçbir masumun hayatına dokunmayacağım. Sadece halkını, halkımı, ondan kurtarıyorum. Parşömen bulunmadıysa ne ala. Birazdan görüşmemek üzere… Hoşça kal Estalı.”
“Evet!” Sevinç çığlıkları atarak havayı yumrukladı. Eina prensinin teslim olduğu hikâyesi başından beri saçma geliyordu zaten. Prens, teslim olmaktansa ölmeyi tercih ederdi. Artık köprünün karşı tarafı da Eina’nındı demek. Arkasını dönüp geldiği yolda yürümeye başladı. Gördüğü son merdiveni tırmandı. Tünelden çıkmalıydı. Eina’nın tarihi zaferini yeraltında saklanarak bekleyemezdi. Belki de gelmişlerdi bile.
En üst basamağa geldiğinde ince yarıklarından ışık sızan duvarı itmeye başladı. İterek çok daha kolayca çıktı plaka. Onu yana itip kılıcı dışarı koydu. Bacaklarını yukarı çekti ve… “Ah!” Kafasını alçak tavana çarptı. Başını ovuşturarak etrafına bakındı. Bu sefer ağaç kovuğunda değildi. Etrafı tahta duvarlarla çevrelenmişti. Yine de alan fazlasıyla dardı. “Umarım çıkabilirim.” diye düşünerek küçük kapıya yöneldi. Omuzları bir an takılsa da sonunda çıktı.
Ayağa kalkıp üstünü silkeledi. Arkasını dönüp kılıcı aldı ve beline bağladı. Çıktığı ufak bir köpek kulübesiydi. “İyi fikirmiş.”Arkasındaki tek katlı eve doğru yürümeye başlamıştı ki tuhaf bir cızırtı duydu. Bir anda gökyüzü karardı. Elem “İyi de daha erken.”diye düşünürken tekrar aydınlandı etrafı. Cızırtı son kez yükselip kayboldu. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı kız. Güneş hiçbir şey olmamış gibi parlıyordu yine. Daha önce hiç böyle bir şey görmemişti. “Tuhaf.”diye mırıldanarak yürümeye devam etti. Şimdi boş olduğunu bilse de başkasının evine habersiz girmek istemedi. Evin etrafından dolaşıp sokağa çıktı.
Issız sokakta etrafına bakınıp nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Köşedeki büyük çınar ağacı tanıdık geliyordu sanki. Sanki… Sokakta koşturan iki çocuk canlandı gözünde. Tabi ya. Ağaca yöneldi. Çocukken Cihan’la altına bir şeyler gömdükleri ağaçtı bu. O gün için hazineleri. Gazoz kapakları, sokakta buldukları güzel görünüşlü taşlar… Evlerinin iki sokak altındaydı yani. Gülen çocuk yüzünü hatırladı. Elinde olmadan gülümsedi. Ne kadar da –
“Bak bak bak. Kimler varmış burada?” İrkilerek sesin sahibine baktı Elem. Lanet. Alaycı gülümsemeleriyle iki Estalı karşısında dikiliyordu. “Nereye böyle güzelim?”dedi kızıl saçlı olan elini belindeki kılıcın kınına koyarak. Çenesini kaldırdı kız. “Eina ordusu çok yakında hepinizi buradan çıkaracak.”diye düşündü. “Çıkışa.”dedi sadece. “Şehirden çıkış yasak, biliyorsun değil mi?”dedi kumral olanı, günlerdir tıraş edilmemiş sakalını sıvazlayarak. “Şehre giriş de yasak, biliyorsun değil mi?”diye karşılık verdi Elem aynı tonlamaları yaparak. Hiçbirinden korkusu kalmamıştı. Adamın suratı asıldı. “İzinle girdiğim gibi izinle de çıkacağım.”diye devam etti. “Çiftçilere dokunmanız yasak.”
Kızın korkusuz tavrı kumralın hiç hoşuna gitmemişti. Ufak bir nefret kıvılcımı yandı gözlerinde. Elem’in belinden sarkan kılıcı işaret ederek “Peki bu kılıç ne, çiftçi kız?”dedi. “Hadi onu anlayabiliyorum, işgal altındasınız. Ama sepetin nerde? Mahsullerinizi elinde getirmiyorsun ya?” Pis bir gülümseme yayıldı suratına. Kızıl kafalı kızı incelemeye devam ediyordu. “Kahretsin.”diye düşündü Elem. Sepeti evde bırakmıştı. Tünele de onunla giremezdi ya. “Hayır,”dedi zaman kazanabilmek için. “Elbette elimde getirmiyorum.” Kısa bir duraklamadan sonra devam etti. “Ve elbette, arkadaşlarınız da her nereye götüreceklerse ellerinde götürmüyorlar. Saray girişindeki muhafız sepetle beraber aldı elimdekileri.”
Kızıl kafalı üç uzun adımla aralarındaki mesafeyi kapattı. “Güzel.”diye mırıldandı elini kızın yanağında gezdirirken. “Gözü pek kadınları severim.” Yavaş yavaş kızın etrafında dönmeye başladı. Elem, tiksintiyle yüzünü buruştursa da daha fazlasını yapamadı. Silahlı iki adama karşı gelmek cesaret değil salaklık olurdu. “Ben hiç hoşlanmadım.”dedi kumral. “Neyse, al senin olsun.” “Ne?!” Kızın beyni alarma geçti. Bir şey yapmalıydı. Kahretsin, keşke çıkmasaydı tünelden. Sokakta kör gibi yürüyerek ne yaptığını sanıyordu ki? Sanki Eina kuvvetleri şehre varmış da kurtulmuşlar gibi…
Tam kızıl saçlı kızın kolunu tutmak için bir hamle yapmıştı ki şehrin ön tarafından gürültüler yükseldi. Hepsinin bakışları o tarafa yöneldi. Önlerini kapayan evlerden başka bir şey göremediler. Şaşkınlıkla bakınırken o tuhaf cızırtıyı tekrar duydu Elem. “Neler oluyor?”diye mırıldandı. O sırada Esta savaş boruları ötmeye başladı. Cızırtı hala devam ediyordu; ama daha alçak bir seviyede. İki asker birbirine baktı. “Ters bir şeyler oluyor.”dedi kumral olan. “Hadi, gidelim. Toplanma çağrısı bu.” Bakışlarını kıza indirdi kızıl kafalı. Elem bileğini sıkıca tutuyordu. Giriş tarafında savaş naraları, at kişnemelerine karışıyordu. “Ben bu bir yere kapatıp geliyorum. Sen git.”dedi sonunda. Diğeri itiraz edecek gibi oldu. Onun konuşmasına fırsat vermedi. “En fazla iki dakika sürer. Haydi, git.”
Arkasını dönüp kızı çekiştirerek ilerlemeye başladı. Kolunu kurtarmak için debelenirken, diğerinin uzaklaşan ayak seslerini duydu Elem. “Boşuna uğraşma.”dedi adam. Cızırtı bir an yükseldi. “Ön taraftaki ufak çaplı bir isyandır. Halledip dönünce seninle ilgileneceğim. Yazık. Esta’da böyle güzel kızlar pek-”
“Yoktur, doğru.”diye tamamladı arkalarından tanıdık bir ses ve büyük bir gürültüyle yere yığıldı Estalı. Yükselen cızırtıya aldırmayıp arkasını döndü ve çocuğun boynuna sarıldı Elem. “Cihan!” Kabzasıyla vurduğu kılıcı atıp oğlan da ona sarıldı. Yüzünü kızın saçlarına gömdü. “Çok korktum Elem.”dedi alçak sesle. Kız, saçlarında kıpırdayan dudakları hissedebiliyordu. “Seni bir daha görememekten çok kortum.” İki gündür yaşadıklarıyla biriken yaşlarla, sessizce ıslanmaya başladı kızın yanakları. “Ben de.”diyebildi sadece. “Ben de.” Orada öylece dikildiler, mutluluk içinde. Tuhaf cızırtı bu kez inanılmaz şekilde yükseldi ve…
Aynı anda pek çok şey oldu.
Eina ordusu Constan’daki tüm Estalıları yakaladı.-Tabi Cihan ve Elem’in yanında baygın yatan hariç-. Eina prensi sarayına girip, eski, Esta prensini tahtan indirdi; cezasını beklemek üzere zindanlara attırdı ve o anda tahtına tekrar oturdu.
Sonsuz Vadi, Einalılar Constan’a tekrar girdiği andan itibaren sallanmaya başladı. Tarihte rastlanmamış depremler oluyordu. Sallandı, sallandı… ve o anda Eina-Esta köprüsü büyük bir gürültüyle yıkıldı. Tahta parçaları da vadinin sonsuzluğuna karıştı.
Cihan geri çekilip Elem’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. Savaşın sonunda bittiğine inanamıyordu. Burada; avuçlarında Elem’in yüzü, omuzlarında Elem’in kolları, görebildiği her yerde Elem’le durduğuna inanamıyordu. Rüyadaymış gibi hissederek fısıldadı. “Seni seviyorum, Elem.” Kızın dudaklarında çıkan iki kelimeye de inanamadı. “Ben de.” Gerçekliğini kanıtlamak istercesine eğdi kafasını. İkisin de gözleri kapandı. Yüzleri nefeslerini hissedebilecekleri kadar yakınlaştı ve o anda; tenlerinin temas etmesiyle, Cihan’ın hiçbir şüphesi kalmadı.
Kafasını aldığı darbeyle kısa süreli bir baygınlık geçiren Estalı kendine gelmeye başladı. Kızıl yüzüne sonradan eklenmiş gibi duran yeşil gözleri kıpırdandı. Tamamen ayıldığında hiç sesini çıkarmadan karşısındaki çifti izlemeye başladı. İçi nefret doldu. Onların gözleri kapanınca sessizce doğruldu yerinden ve o anda; kılıcı Cihan’ın üzerine büyük bir hızla inmeye başladı.
Cızırtı yükseldi, yükseldi… Duyanın kulaklarını sağır edecek bir hal aldı. Tepede güneş titredi. Cızırtı en üst seviyeye gelmişken, karanlıktan aniden parlak güneşe çıkarılmış bir göz gibi kamaştı etraf… ve o anda her şey sonsuz bir karanlığa ve sessizliğe gömüldü ve…
***
O anda sönen ışıkla birden gözlerini açtı kız. Karanlık odada, yatağının içinde doğruldu. “Anne! Anne!” El yordamıyla komodinin üstündeki saati bulup düğmesine bastı. Ekran aydınlanınca rakamları okuyabildi. 21.23. 20 küsur dakikadır yatağında dönüp duruyor, nereden geldiğini anlayamadığı cızırtıyı dinliyordu. Yataktan inip terliklerini giydi. Cızırtılar patlayan ampulden geliyordu demek. Karanlıkta asla uyuyamazdı. Annesine haber vermek için odadan çıktı ve kapıyı kapadı.
Son bir cızırtıyla çok az aydınlanan lamba, çıkan ufak bir sesle tamamen karanlığa gömüldü. İçindekilerle beraber yok oldu.
|
|
|
 |
Lamba Yazýsýna Yapýlan Yorumlar |
|
Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor. |
|
|
 |
Lamba Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz? |
|
|
|