Daha önce insanın doğa şartlarına uygun olmamasından, bu durumun insanı güçsüz kıldığından bahsetmiştim. İnsan, hayatta kalmak, soyunu sürdürmek için çareyi doğayı kendine uydurmakta bulmuştu. İnsanın usu, ussal bir varlık olması, onu diğer canlılardan ayrıştıran en belirgin özelliği kabul edilmiştir.
İnsanın doğaya karşı güçsüzlüğüne rağmen hayatta kalması küçümsenmeyecek bir başarıdır. Hayatta kalmak kolay olmamıştır hayatını sürdürmesi de kolay olmayacaktır. Hayatı boyunca karşılaştığı güçlerle başa çıkmak için “us” yeterli olacak mıdır? Us, çok güçlü bir kontrol merkezi olsa da onun da bir destekçiye ihtiyacı yok mudur?
Zamanla ortaya usu etkileyen yönlendiren duygular çıkmıştır. Hırs, mutluluk, üzüntü, acı gibi duygulardır bunlar. Hırs, usla birlikte hareket eden usu yönlendiren duygulardan biridir. Tarihimize baktığımızda savaşlar, topraklarını genişletmek isteyen güçler yaptıkları stratejik planlarla uslarını, kazanma hırslarıyla duygularını öne çıkarmakta us ve duygu birlikteliği zafer getirmektedir. Zaferler, zafer kutlamalarında ortaya çıkan cümbüş eğlence, mutluluğun, en güzel sergileniş şekillerinden biridir. Kaybedilen savaşlardaysa ortaya çıkan sessizlik, hüznün sessizliği anımsatmaktır. Savaş gibi olağanüstü olayların dışındaki gündelik olaylarda da yaşanan olaylar karşısındaki tepkilerimizi usumuz ve duygularımız belirlemektedir.
Kazançlar mutluluk, kayıplarsa üzüntü sebebidir. Mutluluk, kabul edilesi, kabul edilesi duyguların en güçlüsüdür. İnsanın yaşama sevincini arttırır, mücadele etme gücü verir. Peki ya kayıplar, kayıplar, bunun tam tersi çok güçlü ümit kırıcı, yaşam sevincini azaltıcı etkiye sahiptir. Kayıplardan sonra yeniden denemek zaman zaman yarattığı olumsuz etkilerden dolayı tercih edilen bir yol olmaktan çıkar. Bu durumlarda insan tekrar denemeye itecek, olumlu duygulara yönlendirecek bir güce ihtiyaç duyar. Ümit etmek, ümit duygusu, olumsuzluğu olumluya çeviren en güçlü duygulardan biridir. Bunu mitolojik bir hikaye olan “Pandora’nın kutusu” da çok iyi yansıtır:
“Tanrıların tanrısı Zeus, tanrıların dağı olarak da bilinen Olimpos Dağı'ndan ateşi çalıp insanlara götüren Prometheus'u ve onun yandaşlarını cezalandırmak için, oğlu Hephaistos'a bir kadın yaratmasını söyler. Hephaistos, bir parça toprağı su ile karıştırıp çamur hâline getirir ve ardından bu çamura şekil verir. Bilgelik tanrıçası Athena da çamura el becerilerini öğretir ve beline süslü bir kuşak bağlar. Ardından, aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit, bu varlığa kadını kadın yapan nitelikleri verir. Artık bu çamur, güzel, tutkulu, şehvetli ve heyecanlı bir valık hâlini almıştır. Daha sonrasında ise Hermes, bu varlığa kötülük aşılar ve onu yalancılık, düzenbazlık gibi şeytanî duygularla donatır. Son olaraksa Zeus, dört rüzgar estirerek bu varlığa can verir ve 'bütün tanrıların armağanı' anlamına gelen "Pandora" ismini koyar. Pandora, herkesin dikkatini çekecek derecede özenle yaratılmıştır ve son derece alımlıdır. Sıra, ateşi çalan Prometheus ve yandaşlarını cezalandırmaya gelmiştir. Zeus, Pandora'ya, içinde türlü kötülüklerin bulunduğu kutuyu vererek onu Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a yanına yollar. Epimetheus, ağabeyinin Zeus'tan gelecek hiçbir şeyi kabul etmemesi yönündeki uyarısını dikkate almaz ve Pandora'nın güzelliğine kapılarak onunla evlenir. Bu zamana kadar kötülüğün ne anlama geldiğini dahi bilmeyen erkeklerin, yani insanların, "kötülük" ile karşılaşması çok sürmeyecektir. Zira, belli bir zaman sonra, her zaman yanında taşıdığı bu kutunun içinde ne olduğunu merak edip kutuyu açan Pandora, yeryüzüne türlü kötülüklerin ve felaketlerin dolmasına sebep olur. Bunu gören Prometheus, kutunun kapağını derhâl kapatır; fakat kötülük ve fenalıklar yeryüzüne çoktan yayılmıştır. Durumun bu kadar kötüye gittiğini gözlemleyen tanrılar, bundan büyük bir üzüntü duyarlar ve kutunun alt kısmına "umut"u koyarlar. Prometheus kutuyu tekrar açar ve bu sefer umut, ümit yeryüzüne yayılır. Bundan böyle insanlık, bu umut, ümit sayesinde kötülüklerin üstesinden gelmeyi başarabilecektir.”
Buna karşı çıkan görüşler daha vardır. Bu görüşlerden biri “ümidin kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır” diyen Nietzsche’ye aittir. Bu düşüncenin yanlış olmadığı da bir gerçektir. Ümit etmek, ümit ettiğine ulaşamamak insanda yoğun bir üzüntüye ve işkenceye neden olması kaçınılmazdır… Burada Nietzsche’nin gözden kaçırdığı önemli nokta, ulaşabileceğimiz konularda ümit edersek işkencenin önlenebileceğidir
Ümit etmenin,insanları hayata bağlayan onları güçlendiren güçlü kılan bir duygu mu olduğu yoksa polyannacılık oynamaktan avunmaktan ibaret mi olduğunu netleştirmek imkansız denecek kadar zor görünmektedir.Fazlasyla göreceli bir kavram ve duygu olması kesin sözcüklerle ifade ediş çabalarımı nerdeyse imkansız kılmaktadır.Bu yüzden sözlerimi ... ile sonlandırıyorum...
Güner DenizErtoğlu |
|