Sıkılıyorum yine bu aralar. Hergün bardak bardak içmeden duramadığım çaydan, yediğim simitten, daha yeni yeni ısıtmaya başlamasına rağmen güneşten,penceremin pervazında gezinip duran kediden, belediye otobüslerinden, mekanların kapılarında müşteri avcılığı yapan, ve nedense hepsi de benim gibi esmer olan delikanlılardan, tam evimin karşısında yıkık dökük bir yerde yaşayan, zaman zaman paketimden sigara uzatarak hayırseverlik damarımı tatmin ettiğim marks sakallı ihtiyardan, kira günü üç gün geçtikten sonra telefonuma çağrı bırakıp duran, kirayı alırken de bunu yaptığı için sürekli özür dileyen ev sahibemden, cep telefonuma mesaj göndermeden duramayan hat çalışanlarından, mesajlardaki indirimlerden kampanyalardan, fırsatlardan, aynalardan, fırçalardan ve sokaklardan... hatta senin bıraktığın anılardan bile sıkılıyorum bazen bu aralar.
******
Fransız şairlerinden Bruyere'in "Can sıkıntısı Dünya'ya tembellikle beraber gelmiştir" sözüne riayet edip, tembelliği savarsam can sıkıntımı da savarım diyerekten evi biraz toparlamaya başladım dün akşam üzeri. Çekmeceleri boşalttım. Hayır, bu defa sayfalarının arasında gül yaprakları kurutulan bir şiir kitabı bulmak için değil. Ne var ne yok toplayıp atmak için. Evin içinde atılması gerekenlerin dışında yıllarca saklanmış, bir türlü gözden çıkarılamamış, gözden çıkarılmış olsa da gönülden atılamamış olanları bir yere yığdım. Yarısı kullanılmış küçük bir saç kremi, bir kaç bozukluk, yeşil bir kutu içinde bir kaç saç tokası, kırmızı bir fular, zarfların içinde, yıllar önce yazıldıkları aldıkları sarımsı renkten belli olan bir kaç eski mektup, yine yıllar önce yapılan bir yolculuktan sonra atılmamış, atılamamış bir tren bileti... Ve hemen yan tarafında onları içine dolduracağım siyah bir çöp torbası... Atıp atmadığımı söylememe gerek yok, sen tahmin edebilirsin zaten ne olduğunu...
****
Bugün okuldan biraz erken çıkıp Gülhane Parkına gittim. Cebimde orada, ikimizin de sevdiği o çay bahçesinde, çay içecek kadardan birkaç lira fazla para ve dün akşam evi toparladıktan sonra çöp torbasına koymaktan imtina ettiğim tek şey vardı. Her zamanki gibi alakasız, her zamanki gibi umursamaz bir garsonun çayı getirmesi için yarım saat geçmesi gerekti ama bu defa kızmadım ona. Kitap okudum biraz çayı beklerken, sonra boğaza baktım, hemen çay bahçesinin altından geçen trenleri izledim, Kadıköye doğru giden bir vapurun arkasından uçuşup duran martı sürüsünü izledim. Simit atıyorlardı yine sanırım. Zira simit atılmayan bir vapurun peşinden hiç koşmaz martılar. çıkarcılık ile martılar arasında bir bağlantı kurmaya çalıştığımı farkedince gülümsedim. Güneş batıya doğru çıktığı yolculuğunu çoktan yarılamıştı. Çay çok güzeldi....
****
Aziz Demetrios Burnu yani şimdiki adıyla Sarayburnuna indim. İstanbul'un en güzel manzaralarından birisi bekler durur orada gören gözleri. Sarayburnu bir de akıntısıyla meşhurdur. Oraya atılan birşey kolay kolay orada kalmaz. Alır gider onu akıntı karşı kıyıya doğru. İntihar edenler için sessiz sakin bir tercihdir orası. Boğaz köprüsüne çıkıp da şov yapma niyeti olmayanların ya da gizli işlerinin ardından bir cesedi yok etmek isteyenler için akıntılı Sarayburnu ikinci bir tercihdir. Ama deniz aldığı hiçbirşeyi sonsuza kadar saklamaz atar onu dışarıya biryerlerde, ya Kadıköyden çıkar artık ya Üsküdar kıyılarından. Sigara içmemi istemezdin hiç, hatırlıyorum. Ben de istemezdim ama içerdim, içmeye de devam ediyorum. Kayaların üzerine oturup bir sigara yaktım. Denizden gelen küçük dalgalar dinginleştirici bir ses bırakıyordu kulaklarıma. Çay içerken bir vapurun peşinden Kadıköye doğru uçup giden "çıkarcı martılar" başka bir vapurun peşinden bu defa Eminönüne doğru gidiyorlardı. Çığlıkları oturduğum yere kadar geliyor, dalgaların sesine karışıyor oradan da kulaklarıma doluyordu. Sigarayı söndürüp ayağa kalktım, kayaların üzerinden yavaş yavaş denize doğru yaklaştım. Akıntı ne tarafa doğrudur acaba, diye düşünüyordum yaklaşırken. Gökyüzüne baktım, güneş batıya doğru ilerlemesini sürdürüyordu. Kayalar ve suların bitiştiği noktaya geldim. Bir tren daha geçti Sirkeciye doğru. Hafif bir rüzgar başladı. Denizin dalgaları birşeyler istiyorlarmış gibisine, coşmaya başladı. Gözlerimi kapadım, kafamı kaldırıp güneşin yüzüme gelmesini sağladım. Kızıl karanlık oldu dünya. Akıntı Kadıköye doğrudur diye düşündüm. Neden Kadıköye doğrudur diye düşünmemin sebebini bile bilmeden. Elimi cebime atıp küçük, yeşil bir kutu çıkardım. Var gücümle fırlattım denize doğru. Dalgaların içinde kayboldu gitti.
*****
Bir kaç saniye baktım arkasından. Sonra hızla kayalardan geçip yola çıktım. Eminönüne doğru koşmaya başladım. Deliler gibi koşmaya başladım. Karşıma çıkan herkese, herşeye çarparak. Nefesim kesilircesine. Uçmak istercesine. 15 dakika sonra Kadıköy'e giden vapurdaydım. Sarayburnundan denize attığım bir cesedi aramaya gidiyordum. Akıntı ne tarafa doğruydu acaba? Belki bir fikir edinebilirim diye vapurun yırttığı yerden dalgalara baktım. Hiçbirşey anlayamadan oturdum tahta sıralara. Bir adam martılara simit atıyordu. Yanındaki kadın da gülümsemenin hiç eksik olmadığı suratına yaklaştırdığı bir fotoğraf makinasıyla martıların fotoğrafını çekiyordu.
Baktım, Sarayburnu, bastıran karanlığın koynuna sığınmış, gözyaşlarını siliyordu...
Sevgiyle Kalın...
Ercan Sidar BAYRAZ |
|