Açılış Sayfam Yap  |  Sık Kullanılanlara Ekle     

    

  Arama Motoru :

Makaleler

Haberler

Köşe Yazıları  
     Site Menü
  Anasayfa
  Forum
  Kategoriler
  En Çok Okunanlar
  Yeni Eklenenler
  Seçmeler
  Bugün Eklenenler
  Köşe Yazarları
  Haber Arşivi
  İletişim - Bize Ulaşın
      Kayıtlı Kullanıcı Girişi
  Kullanı adı :
  Şifre :
 

Yeni Üye Kayıt

Şifremi Unuttum


      Reklam
     Kategoriler
  Şiir
  Gündem
  Kişisel
  Hikaye
  Deneme
  Genel
  Felsefe
  Edebiyat
  Günlük
  Makale
  Ekonomi
  Spor
      Haberler
  Meliha Doğu 'nun 2. Kitabı Çıktı! ...
Amatör Yazarlar, löşe yazarı olan Meliha DOĞU 'nun 2. kitabı, raflarda yerini aldı.

"Başını Dik Tutan Hüzün" adı ile, Cinius Yayınevi 'nden çıkan kitapta, Umuda ve sevgiye dair öyküler ve çeşitli yaşanmışlıklar yer alıyor.

Anlatım tarzı ve içerdi ...

  Bu kitapla kızlar okullu olacak ...
'İmkansız(!) Periler...' kitabından elde edilecek gelirle Artvinli kızlar okutulacak.

Türkiye’nin en yoksul şehirlerinden Muş’ta 80 kızı okullu yapan 'İmkansız(!) Periler...' kitabı, şimdi de İngilizcesi'nden elde edilecek gelirle Artvinli kızları okutacak ...

  17'lik yazardan Aşkta Diplomasi ...
Elinizden bırakamayacaksınız!

Cinius Yayınları’ndan yeni bir eser daha kitapçı raflarındaki yerini aldı. “Aşkta Diplomasi”...

17 yaşında, henüz lise öğrenimini sürdüren genç bir yazar olan Beltan Demir’in yayımlanmış ilk eseri & ...

  Hayatı kitap oldu
Yazar Nezih Tavlaş'ın fotoğraf sanatçısı Ara Güler'in hayatını anlattığı''Foto Muhabiri'' adlı kitap yayımlandı.

Fotoğrafevi Yayınevinden yapılan yazılı açıklamada, kitabın tanıtımının Ara Güler'in 81. yaş günü olan 15 Ağustos cumartesi günü yapılacağı belirtildi.


     Diğer Haberler

  Amerikalı yazar öldü

  Gürsel: Diyanet edebiyat es ...

  ''Beykoz Kitabeleri'' adlı ...

  ''Murtaza'' Almanca'ya çevr ...

  Canlı kitap dönemi

  Orhan Kemal anılacak

  Yazarlardan Filistin'e dest ...

  TYB 'dan Mehmet Akif Bilgi ...

  Harry Potter serisinin yaza ...

  Hırsız okunuyor.

  Baþlýk :   Hırsız
  Kategori :   Hikaye
  Ekleyen :   Semih TOPAL
  Eklenme Tarihi :   24.04.2011
  Okunma Sayýsý :   353

  Ortalama Puan

:

10 UZERINDEN 1010 UZERINDEN 1010 UZERINDEN 1010 UZERINDEN 1010 UZERINDEN 1010 UZERINDEN 1010 UZERINDEN 1010 UZERINDEN 1010 UZERINDEN 1010 UZERINDEN 10

Puan Ver? :
  Yazý Ýçeriði
Sağ, sol, sağ, sol, sağ, sol, sağ, sol...Başı öne eğik yürümek adeti olduğu için görebildiği tek şey sırasıyla sağ ve sol ayak uçları idi Masume’nin.Genellikle yolda yürürken düşünmek istediğinden dolayı, çevresindeki hiçbir şeyin dikkat alanına tecavüz etmemesini sağlamak için daha on beş yaşında olduğu halde bu yürüyüş tarzını benimsemişti.Ayak uçları peşisıra gelmeye devam ediyordu.Beyninin dış kısmında kalmış fikirler yine dimağının tam ortasına yerleşmek için aradıkları fırsatı ele geçirmişlerdi. Masume birden “Allah Allah” nidalarıyla akın eden fikirlere karşı koymadı ve içlerinden o anki yürüyüş biçimiyle ilgili olanı tercih etti sıkıcı okul yolu mesaisini tamamlamak için.
“Acaba.” Diye düşündü.”Hayatta her şey arasındaki ayrım da ayaklarının ait olduğu yönlerin ayırımı kadar keskin miydi?Bir şey ya sağ ya da sol ; doğu ya da batı; iyi ya da kötü ; katil veya maktül olmak zorunda mıydı? Katil kime denirdi? Öldürene mi; öldürmeye teşebbüs edene mi ya da öldürmeyi aklından geçirene mi?” Bakışları iyice dalgınlaşmıştı ki duyduğu nazik bir erkek sesiyle birden irkildi.
“Lütfen kartınız.”
“Pardon?”
“Okul giriş kartı.”
“Hmm.Tabi.Şurada bir yerlerde olacaktı.”
Masume küçük sırt çantasını karıştırırken görevlinin içindeki sabır saatinin kum taneleri hızlıca aşağıda kumdan bir tepe şeklinde birikiyordu.Son kum taneleri de dikey düşüşlerini tamamladıktan sonra görevli sert bir sesle Masume’ye döndü.
“Bakın geçen haftalarda da iki defa kartınızla gelmemiştiniz ve sizi iyi niyetimle okula almıştım.Ancak bu sizi okula giriş kartsız son alışım.Lütfen daha dikkatli olunuz.
Görevli, Masume’nin burslu olduğunu bildiği için diğer beyzade ve küçük hanımlara karşı yapamadığı asabi tavırları , hünerli bir şekilde Masume’ye karşı sergilemekte bir mahsur görmüyordu.Masume de onun bu tavırlarına oldukça kısmasına rağmen aldırmıyormuş gibi görünmeye çabalıyordu.Tabi başarabilirse.Yalan söyleme ve duygularını saklayabilme konusunda şimdiye kadar birkaç amatörce girişimi dışında hiçbir deneyimi olmamıştı.Ne var ki Bu deneyimler derslerinin hepsi hayat karnesine koca birer sıfır olarak düşmüştü.
Rolünün hakkını vermeye çalışarak “Küstah herif!” diyerek yoluna devam etti.Sınıfına girdi ve “Benim kral köşküm.” Dediği sırasına oturdu.Burası onun yarım metre karelik sarayıydı.Çünkü çevresine kimse oturmak istemiyordu.Açıkçası onun da bu durumdan çok şikayetçi olduğu söylenemezdi.
Birinci ders, ikinci ders, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ders ve paydos.Mesai bitimi düdüğünü duyan Masume tek kişilik ülkesinin tek kişilik tahtından kalkıpkapıya yöneldiği sırada öğretmeni Zafer Bey seslendi.
“Masume bir dakika.”
“Buyrun Hocam.”
“Aaaah! Sana daha kaç defa söyleyeceğim Hocam demeyeceksin diye.Sende arkadaşların gibi öğretmenim diyeceksin bana!”
“Pardon öğretmenim.”
“Neyse asıl konu bu değil.Dün kütüphanemize bağışlanmış olan kitapları incelerken senin bağışlamış olduğun kitap dikkatimi çekti.”
“Evet öğretmenim.Melekler ve Şeytanlar.Don Brown’ın.Çok güzel değil mi?”
“O tartışılır.Sürükleyici ancak boş bir kitap.”
“Kafam o dolu dediğiniz kitaplar için o kadar büyük mü duruyor?”
“Küstahlaşma Masume.Ayrıca konuyu saptırma.Kitabına baktığımda arkadaşlarının kitaplarıyla seninkinin arasında bir fark dikkatimi çekti.Kitabının bandrolü yoktu ve bandrol taşıma zorunluluğu olan bir kitap o.Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun değil mi?”
Masume içinden devam etti konuşmasına “Bravo.Bay üstün zeka arkadaşlarımla aramdaki en büyük farkın sonunda bir bandrol olduğuna kanaat getirdi!”
“Masume sana soruyorum.Yaptığının ne olduğunu biliyor musun?”
“Sanırım biliyorum öğretmenim.”
“Bu doğru bir şey değil.Yazarın o kitap üstünde büyük bir emeği var.Adamcağız o kadar uğraşmış, edebi bir ürün ortaya koymuş.Sonrasında ne oluyor.Hooop, birkaç kendini bilmez kitabı sahipleniyor.Peki sen ne yapıyorsun.Bu adamların ekmeğine yağ sürüyorsun.”
“Ama öğretmenim.”
“Her zamanki gibi üste çıkmaya çalışıyorsun değil mi?”Daha ne yaptığının farkında bile değilsin.Onlara yardım ederek sende hırsız oldun...”
Mahşer sessizliği...Sonrasında hafif uğultulu boğuk sesler.Öğretmeni, nutuğuna devam ediyordu.Ancak hiçbir cümlesini anlamıyordu.Öğretmenin saldırı ateşi sonrasında gönderdiği havan topu Masume’nin gönül taburuna isabet etti.Ne yazık ki birliklerindeki bütün duygu erleri sehit olmuştu.Masume donup kaldı.Aklında havan topunun kulak yırtıcı keskin sesi yankılanıyordu.Hırsız, hırsız, hırsız...
Beyin yelkovanı durmuştu sanki.Tek şey “Hırsız.” Kelimesiydi.Eve giderken sanki herkes onu göz ucuyla süzüyordu.
Yolda yürürken karşılarından gelmekte olan iki kadından zayıf olan kadın yanındakine eğilerek fısıltıyla konuşuyordu.
“Şu geçen küçük hırsız değil mi?”
Yanındaki, kolları ufak bir kuyumcu dükkanı açmaya kafi olan tombulca kadın cevap verdi arkadaşına.
“Iyy.Ayy hakikaten o.Ahlaksız bücür seni.”
Eve vardığında aklının kendisine yaptığı akıl oyunları devam ediyordu.
“Hırsızcığım, önüne biraz daha pilav ister misin?”
Gözleri donuk annesine bakıyordu.
“Noldu hırsız?Senin bir şeyin mi var?”
Tam o esnada aklın okey masasına dördüncü aranıyormuş gibi duvar dibindeki tekli koltuktan babası seslendi.
“Hırsız, bil bakalım haftaya kimler geliyor.”
Saatine baktı.”Hırsızı, çeyrek geçiyordu.”
Oyunun tadı iyiden iyiye kaçmıştı.Ancak beyninin içindekilerin oyunu bırakmaya hiç mi hiç niyetleri yoktu.Akşam ezanı okunduğunda eve gitmek için oyunu bırakançocuğu, arkadaşlarının sürükleyerek, zorla oyuna soktuğu gibi beynindeki illet arkadaşları da onun yakasını bırakmıyordu.
“Eeeeh, yeter artık!” diye bağırdı Masume.Kafasını yastığa gömdü.
“Tanrım yastık ne kadar da ağırmış böyle.”
Yastık cevap verdi.
“Hayır, seni küçük hırsız.Ben hiç de ağır değilim.”
“Yeteeeeer!”
Ne kadar haykırsa da oyunun bitmesi için, oyun sona ermiyordu.Aksine daha yeni başlıyordu.
O gece uykusunda aşırı terleyen Masume ,uykusunda konuşmaya başladı ve ardından titremeler başladı.Hiçbir şeyden haberi olmayan Masume apar topar hastaneye kaldırıldı.

Gözünü açtığında başına siper olarak kullandığı yastığı bulamadı.Tek eksik o olsaydı keşke.Evinde de değildi.Zihnin çakraları açıldıkça algısı da kendine gelmeye başlıyordu.Burası onun şehr-i şehiri de değildi.Okuduğu bir kitapta İstanbul için kullanılan bu tabir çok hoşuna gitmişti.İstanbul’dan hep böyle bahsederdi.Etrafında tek gördüğü yeşilli sarılı minik tepeler, eski bir patika.Ufka doğru baktığında dağın üstünde devasal boyutta mermer sütunlardan oluşmuş bir yapı gördü.Ona Anıtkabir’i anımsatmıştı.Ancak o olmadığını anlaması çok uzun sürmedi.Gözünü biraz daha kısıp baktığında dağın eteğinde eski evler olduğunu gördü.
Tam o esnada patikadan gelen ayak seslerini duydu.Birden irkilip , saklanma ihtiyacı hissederek patikanın yanındaki çalıların arkasına saklandı.Merakına da engel olamıyordu.Çalıların arasından gizlice izlemeye başladı.Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu.Gözleri birden irileşti.Kamerada netliği sağlamak için kameramanın objektifi ayarlaması gibi Masume de gördüklerinin gerçek olup olmadığını anlamak için objektifi ayarlar gibi gözlerini ovaladı.Ancak görüntü değişmedi.İlk defa görüyordu böyle insanları Ayaklarında sandalete benzeyen, ipleri dize kadar dolanarak bağlanmış olan ve üzerlerinde elbise niyetine örtülmüş çarşaflar giyinmiş bir grup ona doğru geliyordu.Kendi aralarında belli ki mühim bir şeyler konuşuyorlardı.En önlerinde ,turuncu çarşaf giymiş , başının üstü kel ancak yanlarındaki saçları bir hayli uzun olan ve bir o kadar da uzun bir sakalı olan yaşlı bir adam yürüyordu. Sakalları tıpkı Herkül’ün babası, tanrıların tanrısı olan Zeus’u andırıyordu.Elinde de ansiklopediye benzer bir kitap taşıyordu.Çoğunlukla o konuşuyor ve çevresindekiler dinliyordu. Aralarda da çevresindekilere sorular soruyordu.
Grup çalıların önünden böyle yürüyerek geçmişti.”Tehlike geçti.” Diye düşünen Masume onların gittiği yönün tersine doğru ilerlemeye başladı.Sonra durdu birden.Yine aynı şey oluyordu.Ömrü boyunca merakına yenik düşmüştü ve bugün merakla olan bir müsabakasından daha sahadan mağlup olarak ayrılacaktı.


Baygın halde duran çocuğa bakan doktor , dereceyi Masume’nin ağzında bir süre beklettikten sonra dereceyi eline alıp baktı.Sonrasında kızın babası Refik’e dönüp :
“Otuz dokuz buçuk derece.Havale sınırı.Evegeldiğinde size bir rahatsızlığından bahsetti mi?”
“Hayır.Yemeğini yedi ve yattı.”
“Yemekten rahatsızlanan başka kimse var mı?”
Babası ağlamaklı bir sesle;
“Olur muhiç. Hepimiz aynı yemekleri yedik hiçbir şey olmadı.”
“Neyse, bir tahlil yapalım da anlarız.”
Hemşire birden çocuğa doğru seğirtti ve “Beyefendi, siz dışarıda bekleyin.” Diyerek kapıyı hemşirelere özgü bir soğuklukla kapattı.


Çalılar arkasında yer değiştirerek gizlice gruba yaklaşmıştı.Allah’tan grup oldukça hantal bir biçimde yürüyordu da onlara yetişmekte zorlanmadı.Yaklaştıkça, konuşulanları daha net duyuyordu.Birkaç çalının arkasında daha tebdil-i mekan yaptıktan sonrayürüyenlere kulak kabarttı.En öndeki yaşlı adam yanındakine ardı sıra sorular yöneltiyordu ve yanındaki adamın verdiği her cevap yeni bir soruya gebe kalıyordu.
“Hekimlik, sağlık sağlar, para kazanma sanatı ise para sağlar.Biri hastaya bakarken para kazanırsa buna para kazanma sanatı mı dersin?”
Yanındaki adam cevap verdi.
“Hayır.”
“Biri para kazanırken sağlığına kavuşsa, para kazanmaya da hekimlik demezsin sanırım.”
“Elbette hayır.”
“Ve biz bütün sanatlardan sağlanan fayda o sanata özgüdür, diye anlaşmadık mı?”
“Öyle olsun.”
“Bütün sanat erbabının sağladığı ortak yahut genel fayda.”
Kafile birden durdu.Yaşlı adam hiç arkasına dönmeden yüksek sesle bağırdı.
“Kimdir arkamızdan bizi takip edip , kendisinde var olan bilgiyi bizde arayan?”
Susmalı mı konuşmalı mı?Korku mu cesaret mi? Birden aklına okuduğu kitaptaki Küçükağa Emir ve Hasan geldi.Emir gibi korkak mı yoksa Hasan gibi cesur mu olacaktı?
“Benim.”
“Kimsin sen?”
“Masume.”
“Ne işin var burada?”
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyorum diye bir kelime olamaz.Olsa olsa bu hatırlamıyorum olur.”
“Anlamadım.”
“İnsanoğlu idealar dünyasında tüm bilgileri öğrenmiştir.Dünya, bu bilgileri hatırlama yeridir.Eğer bilmiyorum diyorsan idealar dünyasındaki özünü ve bu dünyadaki gerçekliğini de inkar etmiş olursun.”
“Anlamıyorum hiçbir şeyi.Burası neresi? Siz de kimsiniz?”
Kızın gözüne uzunca bakan yaşlı adam göğsünü gerip vakur bir biçimde konuşmaya başladı.
“Burası Athena. M.Ö. 300 senesindeyiz.Ben Socrates.Bunlar da dost ve öğrencilerim Glaucon, Cephalus, Polemarchus, Nicias ve Niceratus.”
Masume, adı söylenen her kişiye öğretmeninin yoklama yaparken yaptığı gibi eğreti bir biçimde göz ucuyla baktı.Socrates:
“Anlaşılan buralardan değilsin.Niçin geldin buraya?”
“Dedim ya, bilmiyorum.”
Birden öfkelenen Socrates:
“Bilmiyorum kelimesi yasak.Hatırlamıyorum diyeceksin.
İçinden bir an “Ben bu cümle kalıbını bir yerden hatırlıyorum.Sanırım Socrates, Zafer Bey’in büyük büyük dedesi olmalı.”diye geçirdi.Socrates sessizliği bozdu.
“Aklın karmaşık gibi görünüyor.Sanırım bir sorun var bana.”
“Bil...Imm, pardon hatırlamıyorum.”
“Evrende hiçbir şey tesadüf değildir.Eğer çıkmışsan karşıma vardır elbet bana soracağın bir sorun.”
“Var aslında.Nasıl desem.Sizce başkasına ait bir şeyi kötülük amacı olmadan da olsa almışsam bu hırsızlık tanımına girer mi?”
“Aldığın şeye göre değişir.”
“Peki ya bilgiyse bu?”
O ciddi kalabalık birden kahkahalar atmaya başladı.Socrates bile dayanamayıp ,o uzun sakallarının arasında genişce bir tebessüm belirdi.Masume:
“Niye gülüyorsunuz ki?Ne var bunda gülünecek.Anlamadım.”
“Dediğine gülüyoruz.İnsan kendinde olan bir şeyi başkasından çalabilir mi?”
“Şu anlaşılmaz biçimde konuşmayı bırakır mısınız lütfen.”
“Peki.Şunu demek istiyorum.Sen kendi bileğindeki saati benim kolumdan çalabilir misin?”
“Hayır.”
“Peki bunu yapmayı düşünür müsün?”
“Elbette hayır.”
Masume verdiği bu hayırlı cevapları da bir yerden hatırlıyordu.Zafer Bey için düşündüğünü bu sefer kendine uyarladı:”Sanırım, Glaucon da benim büyük büyük dedem olmalı.” Diye.
“Az önce şunu demiştik: İnsan doğuştan bilgiyle donatılmıştır, yeni bir şey öğrenmez, sadece eskileri hatırlar.”
“Evet.”
“O zaman neden kendindeki bilgiyi başkalarının sayfalarında arıyorsun?”
“Tamam ama benim sorum bu değildi.Ben o kitabı aldım.Yani olan oldu.Sadece bunun hırsızlık olup olmadığını soruyorum.”
“Sanırım senle anlaşamayacağız küçük bayan.En iyisi bu patikayı güneydoğu yönünde takip et.Orada sorunu cevaplayacak biri olacaktır.”
“İyi de kim bu adam?”
Arkasını dönüp kafileyle yürümeye kaldığı yerden devam eden Socrates zor işitilir bir sesle cevapladı.
“İyi şanslar.”


Hemşirenin işareti üzerine babası Refik , tekrar doktorun odasına girdi.
“Refik Bey, ilk defa mı oluyor böyle bir şey?”
“Evet beyim.Ne olur söyle bir şeyi mi var?”
“Yok.İşin garip yanı da bu ya.Tahlil sonuçlarına göre yüksek ateşle ilgili hiçbir semptoma rastlamadık.”
“Daha açık söylesene beyim.”
“Yani vücudunda hiçbir hastalık yok.”
“E neden bu yavrumun ateşi var o zaman?”
Öğretmeni soru sorduğunda cevabı bilmediği halde yüzünü “Biliyordum ama hatırlamaya çalışıyorum.” Edası gibi uzunca bir süre tavandaki avize üzerinde detaylı bir inceleme yaptıktan sonra birden yüzünü tekrar karşısında duran adama çevirdi.
“Psikolojik olabilir belki de.”
İçine çektiği derin nefesini daha fazla içerde tutamayıp hırıltılı bir ses çıkartarak dışarı saldıktan sonra telefona sarılıp hastane danışmasında, alanında tanınmış bir psikiyatr olan Burak Bey’in odasına gelmesini rica etti.


Hayatında hiç bu kadar uzun bir yolu böyle kısa bir sürede tamamlamak aklından geçmiş miydi bilmiyordu.Ancak, şunu çok iyi idrak ediyordu ki , vaziyet hiç de iyiye gitmiyordu.Renkler yeşilden sarıya doğru evrim geçiriyordu yolculuk boyunca.En sonunda “Burası Dünya’nın en sarı yeri.” Diye düşündüğü yere geldi.
Çok ilginç bir yerdi burası.Çok yoksul bir görüntüsü olduğu haldearalarında göz alıcı evlerin de bulunduğu bir şehirdi.Bu kadar sarının hakim olduğu bir yerde farklı bir renk görmek için ya insanların esmer yüzlerine ya da masmavi gökyüzüne bakmalıydınız.
Başını semaya kaldırdığında uçurtmalarla bezeli gökyüzünü gördü.Hiç düşünmeden o yöne gittiğinde bunun bir uçurtma yarışması olduğunu farketti.Yarışmayı izleyen kalabalığın içine karışıp uçurtmaları seyre koyuldu.Gökyüzündeki arenada iki uçurtma kalmıştı.Biri mavi, diğeri ise daha karışık renkli bir uçurtmaydı.İnsanlar, gladyatörlerin mücadele ettikleri arenada tempo tutan Antik Yunanlılar gibi “kes, kes ,kes...” diye tempo tutuyorlardı.
“Sence hangisi kazanacak?”
Yerden gelen ses birden dikkatini dağıtmıştı.Sol yanına baktığında yerde bağdaş kurup oturmuş adamın kendisine bakmadan konuşmaya devam ettiğini fark etti.
“Şu sağdaki renkli olan uçurtmayı kullanan benim oğlum.Eminim ki kazanacak.Artık bu hayatta bir şeyler başarması gerekiyor ve bu onun için bir başlangıç olacak.”dedi ve kısa bir sessizlik sonrası ellerini yumruk şekline getirip birden havaya kaldırarak bağırmaya başladı.
“İşte bu.Oldu.Gördün mü benim oğlum kazandı.Biliyordum, biliyordum.”
“Peki neden herkes yere düşen uçurtmanın peşinden gidiyor?”
“Onu almak için.”
“Ama uçurtma onların değil ki.Kaybetmiş de olsauçurtma sahibinindir.Bu yaptıkları resmen hırsızlık.”
Yüzündeki gülümsemesi birden sönen adam elindeki gazeteyi hiddetle kıza doğrulttu.
Masume birden burnunun dibine gelen gazeteye baktığında sağ üst köşede belli belirsiz şu yazıyı gördü.Celalabat-1974.”Çok güzel.” diye düşündü.Sadece 37 yıl gerideydi.Sessizliği bozan adam oldu.
“Bir daha asla hırsızlık kelimesini kullanma!”
Masume daha ağzını bile açamadan konuşmasına devam etti.
“Dünyada tek bir suç vardır: Hırsızlık.Bir insanın cüzdanını çalarsan onun parasını çalmış olursun.Dolayısıyla da özgürlüğünü.Boşuna dememiş Dostoyevski :Para, darphaneden çıkma bir özgürlüktür, diye.Eğer bir kişiyi üzersen de mutluluğunu çalmış olursun.Veya bir anneyi öldürürsen çocuğunun elinden annesini çalmış olursun.Bu yüzden hırsızlık kelimesi tahammül gösterebileceğim en son şeydir.”
“Hırsızlığı, öğrenmek için yapıyorsak da yine aynı mı?”
“Elbette.O kitabın yazarının emeğini çalıyorsun.Emek hırsızlığı kadar kötü bir şey var mı bu dünyada!”
“Emeğinin karşılığı yoksa bende o zaman ne olacak?”
“Bu hırsızlık için asla bir gerekçe değildir.Bir kitap kaç paraysa gel, sana misliyle vereyim.”
“İyi ama her kitap için para verecek kişileri nereden bulacağım?”
“Bak! Dünya sandığın kadar karanlık değil.Milyonlarca iyi kalpli insan var.Onlar senin bu yanlışı yapmana mutlaka mani olacaklardır.”
Dudakları sağa doğru meyleden Masume sıkılmaya başladığını fark etti.İçinden “Bu kadar iyimserlik de çok saçma ama.Sanırım bu adam da Polyanna’nın erkek kardeşi herhalde.” Diye geçirdi.
Kendisine hiç uymuyordu bu konuşmalar.Görünüşlerinden de belliydi bu.Adam şık giyimli, düzenli, iyimser ve planlı birine benziyordu.Kendisi ise tam aksi.Özellikle de plansızdı.Uçurtmalar ona gökyüzünde süzülen uçakları anımsattı.Plansız bir uçuş planladı.
“Pardon ama isminizi sormadım.”
“Baba.”
“Rica etsem beni hava alanına bırakır mısınız?”
“Peki.”
Yol boyunca hiçbir şey konuşmadılar.Masume hava alanına vardıklarında Masume sadece kuru bir teşekkürle yetindi.İçeriye girip ilk kalkacak olan uçağın biletini aldı ve bekleme salonuna geçti.Oturduktan sonra cebinden bileti çıkardı ve sadece sağ üst köşeyi okudu.”Viyana.”


Yaklaşık üçer dakikalık aralıklarla Masume den mırıltılar geliyordu.Ancak tam anlaşılamıyordu.Babası duyabilmek için tam kulağını kızının ağzına yaklaştırdığında içeri Burak Bey girdi ve derhal tahlil sonuçlarını istedi.Evirdi çevirdi.Sonra diğer doktorla bir şeyler fısıldaştıktan sonra Refik’e döndü.
“Sanırım psikolojik.”
“Nasıl yani?”
“Fiziksel olarak hiçbir şeyi yok.”
Refik az önceki sorusunu tekrar etti.
“Neden böyle o zaman kızım?”
“Tahminimce çok aşırı düşünme veya dengesizce düşünme şekli vücudunda fiziksel tahribat yapmış.”
Diğer doktor, Burak Bey’in her cümlesine karşılık onaylama maksatlı başını sallıyordu.
“Bu aslında çok nadir görülen bir rahatsızlık biçimidir.”
Diğer doktor:
“Ben ilk defa karşılaşıyorum böyle bir şeyle açıkçası.”


Burak Bey:
“Aslında hiç görülmez de değil.En çok bilinen örneği ünlü bir Alman filozofudur.O kadar düşünüyordu ki bu onda sara krizlerini tetikliyordu.Haftalarca yemek yiyemiyor, uyuyamıyor,ağır sancılar çekiyordu.”
Refik:
“Ne oldu o adama sonra?”
“Bir süre Viyana’da tedavi gördü.Ne var ki kendisinin bundan haberi yoktu.Tam iyileşti denirken gerçeği öğrendi ve tedaviyi reddetti.Sonrasında da 50’li yaşlarında akli dengesini tamamiyle yitirip felç geçirerek bir hafta sonra da öldü.”
Masume’nin nasıl ki son duyduğu kelime “Hırsız” idiyse, Refik’in de son işittiği “Öldü” kelimesi oldu.O anda bayılıp yere düştü.Aslında bu bir düşüş değildi.Yıllardır “Hayat Halteri”ni havada tutmayı başarabilmiş bir haltercinin, halterine bir “Acı barı”nın daha takviyesiyle halterinin altında ezilmesiydi. Refik’i yerden kaldırıp köşedeki koltuğa oturturken iki doktor bir an göz göze geldi.Doktor, karşısında ona bakan Burak Bey’e sordu.
“Neydi o adamın adı?”
“Friedrich Nietsche.”


İnişe geçen uçağının lastiklerinin asfaltla buluştuğu an çıkan cırtlak bir sesle birlikte sarsıntı başladı ve bir süre sonra uçak, seferini tamamladı.Şehre iner inmez kendine pansiyona benzer bir yer buldu. Odasının ücretini verdikten sonra tam merdivenlerden çıkarken gözüne bir takvim yaprağı ilişti. 1890.Artık alışmıştı kaderin değil de tarihin cilvesine.
Odasına girerken gözü yan odanın kapısının önündeki yemeğe ilişti.Yemek kabının üzerinde de bir not vardı.
”Friedrich Nietsche’ye.”
Sanırım, adı bu olmalı diye düşündü.Yemeğe daha dikkatli baktığında bir anda midesi bulandı.Emindi ki o yemek en az 3 gündür oradaydı ve pansiyondaki bütün sinekler, bu yemeğe haylaz çocuklar gibibirer parmak atıp tadına bakmışlardı.”Herhalde odada kalan kişinin ayrıldığının farkında değiller.” Diye düşündü.
Yatağına uzandığında burnuna kesif bir koku hücum etti.Belliydi ki çarşafı yıkanmamış.Odası da çok pisti.Kendi kendine “Yarın ilk iş bu ucube yerden gitmeli.” Diye söylendi.
Konfordan son derece uzak bu yatağında uzanırken oda dışından sesler duymaya başladı.Dışarıdan gelen seslere kulak kabarttı.”Allah’ım bu nasıl bir öksürük böyle.Adam öldü ölecek.”diye düşündü. Kapıyı açıp boynunu koridora uzattı.Sesler, o kapısında yemek bekleyen odadan geliyordu.İçinden “Sanırım kapısında bekleyen sadece yemek değil, bir de Azrail bekliyor.” Diye geçirdi.
Kapıyı açıp o odaya girdiğinde kendi odasına şükretti.Burası berbat bir yerdi.Dökülmüş yemekler, yerde toparlanmış kıl yumakları, devrilmiş abajurlar ve daha bir sürü pislik kombinasyonu.Odadaki son dekoru da sonunda fark etti.Camın önünde sandalyede oturmuş, ayakları çıplak, kahverengi pantolonu ve siyah kazağı olan, takriben 1,65 boylarında bir adam.Bu adama baktığınızda ilk göreceğiniz şey kafasıydı.Vücuduna nazaran çok büyük bir kafaya sahipti.Bir de kocaman bıyıkları vardı.Bıyıkları o kadar iri ve uzundu ki bırakın ağzını, neredeyse çenesini dahi kapatacaktı.Yüz hatları da çok sert olmakla birlikte aşırı derecede sinirli bir duruşu vardı.Adam başını pencereden çevirmeden, içeriye giiren davetsiz misafire seslendi.
“Ne var? Ne cürretle odama izinsiz giriyorsun?”
“Sadece yardıma ihtiyacınız olduğunu düşünmüştüm.”
“O ahmakça iyiliklerini , yardıma muhtaç insan ucubelerine sakla.”
Masume bu yüz soruluk sabır testi olan adama zor dayanıyordu.Birden adamın ağzından gömleğine bulaşan kan izlerini gördü.
“Burada böyle yaşamaya devam ederseniz bir gün sahiden burada ölüp gideceksiniz.”
“Ben çok uzun zaman önce öldüm zaten.Keşke sen de ölmeyi becerebilseydin.Belki şu an yaşıyor olurdun.”
“Anlamadım.”
“Boşver.Buna değmezsin zaten.”
“Kabalaşıyorsunuz ama!”
“Sen de bu dünya için çok fazla ince kalıyorsun küçük bayan.”
Hiçbir şey anlamayan ve sabrı tüükenen Masume artık uzatmaları oynuyordu.
“İzin verin sizi bir hastaneye götüreyim.”
“Odamdan çık yeter.”
Saatini kontrol eden hakem, nihayet düdüğünü çalıp sabır maçını sonlandırdı.Masume deplasmanda oynadığı bu sabır maçından 1-0 mağlup ayrılırken”Artık maç bitti.Kibarlık yok.” Diyerek adamın önüne dikildi.
“Sen kendini ne zannediyorsun, tanrı mı?”
“Bu dünyada olmak isteyeceğim en son şey tanrı olmaktır.”
“Neden?”
“Çünkü, o öldü.”
“Nasıl? Kim öldürdü?”
Yaşlı adam gözlerini yavaşça pencereden Masume’ye doğru çevirdi.
“Ben.”
“Sen mi?”
“Evet, ben.”
“Peki neden?”
“Asıl soru şu.Zaten bu dünyadan elini çekmiş biri için sen neden bu kadar endişeleniyorsun?”
“Hayır.O elini çekmedi dünyadan.”
Yaşlı adam dizlerinin üstünde duran gazeteyi küçük kıza doğru uzattı.
“En üstteki haberi oku.”
“Cani adam, hırsızlık için girdiği evde soygunu gerçekleştirdikten sonra bir anne ve iki çocuğunu yakarak öldürdü...”
Masume haberin resmine donuk bir şekilde bakıyordu.
“Ben o resimde tanrının parmak izine rastlayamadım.Ya sen?”
Masume hâlâ o vahşet dolu fotoğrafa bakıyordu.Yaşlı adam sözlerine kaldığı yerden birden bağırarak devam etti.
“Tanrı,bizi tüm kötülüklerden korur! Pehh.Boş laf.”
Gözlerini resimden ayıran Masume yaşlı adama baktı.
“Koruyup kollayan tanrı değilse hırsızlık gibi en büyük suçu da işleten tanrı değil o zaman.”
“Doğru ama eksik.Hırsızlık her zaman suç değildir.Özellikle çaldığın şey bilgiyse.”
“Nasıl?”
“Şöyle.Nasıl ki babandan harçlık istediğinde sana cebindeki parasının tamamını vermeyecekse ; bilge bir kişi de sana bilgisinin tamamını vermeyecektir.Bunu bilerek yapabileceği gibi kendi bilgisinin farkında olmayarak da bilmeden yapabilir.Biz ondaki bilginin eğer tamamını istiyorsak, bilgiyi onun iradesiyle ondan almak yerine kendi öz irademizle ondan çalmalıyız.Hem unutma ki bilgi hırsızlığı, hırsızlığın en kutsal olanıdır.”
“Bilgi hırsızlığı için emek hırsızlığı da mı kutsaldır?”
“Kutsal yola giden her patika aynı derecede mukaddestir.”
Kolundaki saate bakan Masume birden saatin gece yarısını geçtiğini fark etti.
“Neyse, geç oldu artık.Gitmeliyim.Yardım istemediğine emin misin?”
“Bana bu kötülüğü yapmana izin vermeyeceğim.Bu arada süren doldu.Yolculuk vakti. Bu gece güneydoğuya doğru yola çık.Ve karanlıktan korkma.O senin en ihtişamlı aydınlığındır.”
Odasından hırkasını alıp merdivenleri çarçabuk inip kapının önünde kendisini bekleyen at arabasına bindi.Biner binmez de at arabası yolu biliyormuşcasına güneydoğuya doğru yola koyuldu.Bir an aklına Külkedisi geldi.Saatine baktı. 01:16. “Eyvah!” dedi birden. Sonra ayakkabılarına baktı.İkisi de ayağında, arabada bir değişim yoktu, şoföre baktı hâlâ insandı.Derin bir oh çekip arkasına yaslanarak yolculuğun keyfini çıkarmaya başladı.


“Bu tür rahatsızlıklarda kesin bir çözüm yolu sunmak oldukça zor.Genellikle uygulanan yol psikoterapi.Ancak ne var ki hastamız uykuda.”
Refik,, yere bakan başını Burak Bey’e çevirdi.
“Peki ne yapacaksınız?”
“Öncelikle ona bir ilaç verip uyanmasını sağlayacağım.”
Tam o esnada Masume’nin mırıltıları netleşmeye başladı.” Sen mi?Peki neden?Hayır o elini çekmedi dünyadan.”
İşaret silahının sesini duyan koşucuların birden ileri atılması gibi yerinden fırlayan Refik uyuyan kızının başını ellleri arasına alıp, “Kızım, Masume, uyan n’olur.” Diyerek ağlamaya başladı.Sonrasında da sayıklamalar yine kesildi.
Refik’in omuzlarından tutan Doktor Burak, hemşireye ilacı getirmesi için göz ucuyla işaret ettikten sonra Refik’i yine sandalyesine oturttu.
“Refik Bey, lütfen sakin olun.”


Son yolculuğuna nazaran epey uzun süren yolculuk sonrası sonunda at arabası durdu.Önden bir ses geldi.Yol boyunca yüzünü bile göremediği şoför konuşuyordu.
“Haydi artık evine git.Tren seni bekliyor.”
Bu sözün dolaylı olarak in emri olduğunu anlayan Masumenin at arabasının basamaklarından inmesiyle, at arabasının gözden kaybolması bir oldu.
Önünde duran binanın üstündeki kocaman yazıyı okuduktan sonra içinden “Bu adamlar işlerini iyi yapıyorlar doğrusu.” Diye geçirdi.
Binaya girip gişeye yöneldi.O da görevli bir memurla arasında cam bir bölme olduğunda o bölme cam değilmiş de sanki duvarmış gibi davranıp yüksek sesle konuşanlardandı.Camın altındaki boşluğa doğru eğilip, yüksek sesle.
“İstanbul’a bir kişi.Genç tarife.Arka vagonlardan olursa sevinirim.Bir de tek kişilik koltuk olursa daha iyi olur.”
Sabırla sipariş listesini dinleyen görevli “Peki, buyrun.Yalnız acele edin.Tren birazdan kalkacak.” Diyerek bileti uzattı.
Koşarak perona yöneldi.Treni onu bekliyordu.Trene doğru yönelirken sağa doğru baktığında periyodik mekan ve zaman bilgisini aldı.”İzmir Tren Garı-Alsancak.”Altından geçen kırmızı ışıklı yazıda da 15.04.2011- 14:30 yazısı yazıyordu.
“Masume, kızım uyandın mı?”
İrkilip birden etrafına bakan Masume kimseyi göremeyince “Allah Allah.” diyerek koltuğuna geçti.Gişe görevlisi dediklerini yapmıştı.Son vagondu ve tek kişilik koltuktaydı.Üstelik de karşısında kimse oturmuyordu.
Tren kısa bir süre sonra ufak bir sarsıntıyla hareket edip sessizce seferine başladı.Yedi yaşından beri adetiydi ; yolculuk esnasındaa geçtiği tüm durakları aklında tutup sıralardı.
“Bir, Alsancak.”dedi.Altı dakika sonra “İki, Halkapınar.”.On yedi dakika sonra da “Üç, Çiğli.”


İlacı vereli yarım saat olmuştu.Babası Refik, kızının uyanıp uyanmadığını kontrol etmek için arada bir sesleniyordu ona.
“Masume, kızım uyandın mı?”
Cevap yok.Başı öne düşen Refik bir sonraki denemeye kadar yine ağlamaklı haline geri dönüyordu.


“Yedi, Manisa.Dokuz, Akhisar.”
On iki dakika sonra tren hızını kesip yavaşladı.Bir süre sonra da durdu.Masume “On.”dedi.”Kırkağaç.”
Tren yolcularıni alıp hiç beklemeden devam etti.Kötü şans.Masume’nin rahatı bozulacaktı.Elindeki lacivert renkteki bavulu yukarı yerleştiren yolcu tam da karşısındaki koltuğa oturmuştu.Yüzü genç durmasına rağmen dökük olan saçları karşısındakine yirmi sekizli yaşlarda olduğu izlenimini veriyordu.Siyah converse, açık mavi kot pantolon ve üstünde de siyah deri ceket vardı.Acelesi varmış gibi elindeki romanı açıp ayracı çıkararak kaldığı yerden okumasına devam etti.
Masume saymaya devam ediyordu.
“On bir, Soma.”
Trende herkes suspus olmuş, kimsenin gıkı bile çıkmıyordu.Bir tek arkalarda oturan yaşlıcana bir kadın yanındaki kocasına mahallelerinde geçen hafta olan bir hırsızlık vâk’asını anlatıyordu.
Masume’nin sabır cezvesindeki kahve iyice ısınmıştı, yaşması an meselesiydi.Sonunda oldu.Kahve taştı ve artık dayanamayıp birden önünde duran gence döndü.
“Biliyor musun , ben bir hırsızım.”
Genç, başını kaldırmadan cevapladı.
“Biliyorum.”
“Nereden biliyorsun ki?”
Genç adam bu sefer başını kaldırarak cevap verdii.
“Trende o kadar gürültü varken, sen sadece arkadaki o yaşlı teyzenin konuşmasını duyuyorsun.”
“Yine mi?Bakın!Benimle oyun oynamayı bırakın.Vagonda kimler konuşuyor?”
“Sen hariç herkes.”
“Of Allahım.Neden o zaman ben sadece o arkada duran kadının dediklerini işitiyorum?”
“Çünkü , duymak istediklerini söylüyor.”
“Hayır.Ben bıktım.Artık bu kelimeyi duymak istemiyorum.”
“Bak, psikoloji biliminde zeigarnik etkisine göre insanlar yarım kalan şeyleri bitirmiş oldukları şeylere göre daha zor unuturlar.Şu halde sen, bu kelimeyi duymasan bile unutman pek ihtimal dahilinde değil. Çünkü,senin için mesele hâlâ devam ediyor.”
“Evet ama bitmeli.Hâlâ da bulamadım cevabımı.Gezmediğim diyar kalmadı.Ama kesin bir sonuca ulaşamadım.Yaptığım suç mu?Hırsızlara yardım ederek bende mi hırsız olmuş sayılıyorum?”
Genç adam tebessümle cevap verdi.
“Hayır.Senin yaptığın suç değil.Bizler bu toplumda tek başına her şeye gücü yeten bireyler değiliz.Bu nedenle de gücümüzün toplamından “Devlet”dediğimiz bir kurumu oluşturduk.Bunu oluştururken de bu kuruma belirli güçler yanında belirli sorumluluklar da verdik.Bu en büyük sorumluluklardan biri de bireylerin yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamaktır.Yemek, barınma gibi.Bir öğretmenim şöyle derdi: “İnsanoğlu,daima öğrenmeye mahkumdur.”Ancak bizim ülkemizde bu söz uygulamada görünmüyor. Araştırmalarda kitap okuma ihtiyacımız iki yüz yirmi ikinci sırada yer alıyor.Bu nedenle devlet de bu ihtiyacı önemsemiyor, bunu karşılamaya çalışmıyor.En basitinden böyle önemli bir konuda fiyatlara müdahale için kitap paralarının büyük bir kısmını kendisi karşılama çabasına bile girişmiyor.”
“Evet.”
“Bir de şu var suç işlememek için kitap almadığında kendini de bilgisizliğe mahkum ederek kendine daha büyük bir suç işlemiş olmaz mısın?”
“Evet ama ,ya emek hırsızlığı?”
Yüzündeki tebessümü daha da genişleyen genç:
“Emek hırsızlığı falan yok ortada.Bir bak çevrene.Albümleri internetten indiriliyor diye ağlaşan şarkıcılara.İçlerinde senden daha yoksul olan var mı?”
“Hayır.”
“Demek ki emeklerinin karşılıklarını az veya çok, öyle ya da böyle alıyorlar.Onların emeklerinin asıl karşılığı da ün yapmak, sevilmek, beğenilmek ve saygı duyulmaktır.Bu karşılığı da alıyorlar zaten.Ayrıca senin emek hırsızlığı dediğin şey onların sadece daha da zenginleşmelerini engeller.Bu da bizim için çok da önemli değil.Hatta Hiçbir önemi yoktur.Gelelim hırsızlık suç mudur? Burada sorumuz yanlış.Doğrusu şöyledir: “Hangi niyetler suçtur?”.Eğer bir kişi aç kaldığı için için çalıyorsa burada suç, aç olan kişiye yardım elini uzatmayan diğer kişilerdedir.Ancak bu iddia da en büyük sorun, yaşamsal ihtiyaçlarda iki iyi insanın karşı karşıya kalmasıdır.Burada da bahsettiğim devlet kurumu devreye girer ve görevini yerine getirmek zorundadır.”
“Sonunda anlaşılabilir bir şeyler duydum.”
“Unutma, kendini yargılarken doğru soruyu sor.”
Bir süre camdan dışarıyı seyrederek düşünen Masume, gence tekrar döndü.
“Ben o kitabı niçin çaldım?”
“Cevap sende.”


Babası Refik’in artık dayanacak gücü kalmamıştı.Kızının sağ elinden tuttu ve yalvarmaya başladı kızına.
“Masume, ne olur uyan.”
Gözünden düşen bir damla yaş hızla irtifa kaybederek kızının sağ eline düştü.


Masume içinden “On dört, Çukurhüseyin.” Diye geçirdi.Tren bu sefer gerçekten sessizleşmişti ve ikisi de sessizlik şarkısına eşlik ediyorlardı.
Masume birden sağ eline bir damla düştüğünü fark etti.Yukarı baktı.Damla filan yoktu vagonun tavanında.Sonra da sağ elinin uyuşmaya başladığını hissetti.Ardından da yine aynı ses.
“Masume, ne olur uyan.”
Önündeki gence baktı.O da bakışlarını kıza çevirdi.
“Seni çağırıyorlar.”
Masume tekrar başını pencereye çevirdi.


“On beş, Balıkesir.”
Tren yine çok beklemedi ve hemen hareketlendi.Duraklar, istasyonlar, insanlar , hayatlar geçtikçe biriken sayılar da büyüdü.Saatler sonra tren yine hızını keserek yavaşladı ve birkaç dakika içinde durdu.
Vagondan iner inmez çıkışa doğru yöneldi.Tam o esnada kendisine doğru koşan üstü başı yırtık, perişan bir çocuk gördü.Koşarken bile elindeki ekmeği sımsıkı tutuyordu.Gözlerini çocuğun çevresindeki içlerine korku dolmuş insanlara çevirdi.”Hayret.”dedi içinden.”insanlar kendi yetiştirdikleri bir çocuktan nasıl oluyor da bu kadar korkabiliyorlar?”
Çocuk üzerine doğru gelmeye devam ediyordu.Ardında da düğün arabalarının arkasına bağlanmış teneke kutuları gibi çocuğa görünmez sicim ipleriyle bağlı polisler koşuyordu teneke sesi yerine telsiz sesleri çıkartarak.Masume yana doğru kaçmaya yeltendi ama fayda etmedi.İri cüsseli çocuğun bir omuz darbesi onu yıkmaya yetti.Dengesini kaybetti.Toparlayayım derken de yere doğru düşerken en son gördüğü şey önündeki bir bankın demir sağ köşesi oldu.


Babasındaki sabırsızlık Burak Bey’e de sıçradı.Artık o da ayaklarını sallıyor ve elindeki kalemi durmadan telaşlı telaşlı çeviriyordu.
Birden Refik’in gözleri parladı.
“Uyandı, uyandı!”
Odadaki herkes kızın başına üşüşerek onun üzerinde insan kafasından oluşmuş bir fanus meydana getirdiler.Masume gözlerini araladığında bu kadar başın kendisine ğilmiş olduğunu görünce afalladı.Sadece “Baba?” diyebildi.Doktor Burak, eğilen başları aralayarak eliyle kızın göz kapaklarını iyice kaldırıp kısaca bir inceledi.
“Kendini nasıl hissediyorsun?”
Masume uykulu bir sesle cevapladı.
“İyiyim.”
“Bizi çok korkuttun küçükhanım.”
O sırada babası söze karıştı.
“Seni de Nietsche gibi öleceksin sandık.”
“Nietsche kim?”
Bu sefer söze karışma sırası doktor Burak Bey’de idi.
“Boşver, bilmesen daha iyi.”


Başı iyice ağrımaya başlayan doktor kendine bir kahve molası verip elindeki nescafeyi pencerenin önünde yudumlamaya başladı.Yola doğru baktı.Baba ile kız kendi hayatlarına dönmüşlerdi.Dikkatlice onları izlemeye devam etti.Çok bir süre geçmeden kapı çaldı.Hemşire kapının önünde durup;
“Doktor Bey ,polisler acil bir yaralı getirdi, gelebilir misiniz?”
“Sorun ne?”
“Hırsızlık yapan küçük bir tinerci çocuk polislerden kaçarken tren garında yere düşmüş ve düşerken de başını bir bankın sağ köşesine çarpmış.”
Yüzü asılan doktor cevap verdi.
“İyi bakalım, getirin o küçük hırsızı muayenehaneme.Birazdan geliyorum.”
Nescafesindeki son yudumunu içerken pencereden baba ile kızın tamamen gözden kaybolduklarını fark etti.Bardağını masasına koydu.O hırsıza ne yapacağını düşünerek odasından çıktı.

Semih TOPAL

  Hırsız Yazýsýna Yapýlan Yorumlar

Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor.

  Hırsız Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz?

Sadece Sitemize Üye Olanlar Yorum Yapabilir.

Üye Ol  |  Þifre Talep


 


Yerli Yapým | Proje Network Ürünleri :
Amatör Yazarlar | Amatör Þairler