Kayıtlı Kullanıcı Girişi |
|
Reklam |
Haberler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
Bir nefes ölüm okunuyor. |
|
 |
Baþlýk |
: |
Bir nefes ölüm |
| Kategori |
: |
Hikaye |
| Ekleyen |
: |
zende_ru |
| Eklenme Tarihi |
: |
19.04.2010 |
| Okunma Sayýsý |
: |
308 |
|
|
|
Yazý Ýçeriði |
İçeriden gelen öksürük seslerini duydu. İnsanın içini acıtan, en güzel ışığı bile karanlığa çevirebilen bir sesti bu. Kendini başını ellerinin arasına almış kulaklarını kapamış olarak buldu birden. Ses kesilince kaskatı kesilmiş bedeni gevşedi, ince boynunun üzerinde yükselen güzel başını kaldırdı, ellerine baktı. Kocaman ve bir o kadar da hassas yetenekli ellerine. Uzun ince parmaklarına baktı. Gözü parmakları arasındaki sigaraya takıldı. Daha bir nefes bile çekememişti ama sigara nerede ise bitmek üzereydi. Bu öksürük ataklarının ne kadar sıklaştığını ve uzadığını düşündü bir an, içi acıdı. İçerideki kadını düşündü sonra. Uzun siyah saçlarını, masum güzel yüzünü ve hassas, kırılgan zarif bedenini düşündü. Yüzü aydınlandı birden, derin bir mutluluk ifadesi oturdu yüzüne. Sonra o narin bedeni acımasızca istila eden hastalığı düşündü. Yüzü gölgelendi, gözleri bulutlandı, nemlendi. Elindeki izmaritine kadar yanmış sigarayı fırlatıp attı. Sevdiği, ömrünü adadığı kadın içeride hayatının en büyük felaketi ile yüzleşirken tek başına, o dışarıda kalmak zorunda kalmıştı. Bu acıyı ne kadar paylaşmak istese de sevdiği kadın buna izin vermemişti. Bir zamanlar soluğunu kesen, öpüp kokladığı saçların şimdi sevdiği kadının ellerine döküldüğünü düşündükçe bütün gücünün tükendiğini hissetti. Olduğu yere yığılıp kaldı. Çaresizlik ıssız bir çöl olmuş Ahmet'i içine çekmişti apansız. Evet, ismi Ahmet'ti. İlk tanıştıkları gün hala nasıl yaptığını anlayamadığı bir cesaretle İpeğin masasına gitmiş ve böyle söylemişti. Merhaba ben Ahmet. Sanki bu dünyadaki en doğal olaymış, sanki İpek bir ömür onun gelişini beklemiş de ona "işte bekleyişin bitti artık" mutlu haberini vermek için gelmiş gibi gelmişti kafede yanına. Kitap okuyordu ipek ve elindeki sigara bir insana bu kadar mı yakışırdı. O sigaranın tüm hayatlarını nasıl değiştireceğini o an ikisi de bilemezdi. O gün İpeğin yanındaki sandalyeye oturmaya çalışan kim bilir kaçıncı kişiydi Ahmet. Ama diğerleri gibi hüsranla başını önüne eğip gitmeyecekti. Çünkü o sandalye ona aitti ve İpek onu görür görmez en derininde anlamıştı bunu. Hiç bitmesin istedikleri bir gündü. Ama bütün güzel şeyler gibi hızla tükenip bitti. Sekiz yıldan sonra o günü böyle net bir şekilde hatırlayabilmesine şaşırdı Ahmet. Ne kadar da gençlerdi. Ne kadar sağlıklı ve mutlulardı. Hayatta hiç bir şey zarar veremezdi onlara. Yada en azından onlar böyle düşünüyordu. Ne zaman sarmıştı bu hastalık aşkının bedenini? Ne zaman hayatlarına dahil olmuştu da haberleri olmamıştı. Akciğer kanseriydi İpek ve bu haber hayatlarının ortasına bir bomba gibi düşmüştü. Haberi ilk aldıkları zaman birbirlerine sarılıp ağlamışlardı bütün gece. Mücadele yeminleri etmişlerdi. Savaşacak ve kazanacaklardı. Hiç bir hastalık onların sevgisinden güçlü olamazdı, onları yenemezdi. Oysa daha tedavinin ilk günlerinden itibaren bunun hiç de kolay olmadığını anladılar. Tedavi uzun bir süreçti. Zordu ve acılarla doluydu. Özellikle kemoterapi almaya başladığı dönemde İpek bambaşka biri olup çıkıvermişti. Hayatla tüm bağlarını koparmış kendini tüm dış dünyadan soyutlamıştı. Sanki dökülen her saç telinde hayatındaki sevdiklerinden bazılarının da yok olup gitmesi gerekmişti. İnsanlarla konuşmuyor, evden çıkmıyor ve hatta telefonlara bile cevap vermiyordu. Belki de en korkuncu her geçen gün Sude'den uzaklaşması idi. Sude canım kızım demişti ilk doğduğunda ona. Canım kızım. Lüle lüle saçları vardı annesinden miras ona. Uzun düzgün hatlı yüzü, hiç bir zaman düzeltilmeye ihtiyacı olmayacak sevimli burnu ise babasından. Yüzündeki masumiyet ise ancak bir melekten alınmış olabilirdi. Kim bilir kendi dünyasında annesinin artık kendisi ile ilgilenmemesini nasıl değerlendiriyordu 8 yaşının saflığı ile. Muhtemelen hala hangi yaramazlığına kızdığını düşünüyordu. Peki neden hiç gülmüyordu artık? Neden o güzelim saçları dökülüyordu? Neden her yanına gitmeye çalıştığında azarlanıyor, annesinin odasına her girmeye çalıştığında kapılar kapanıyordu yüzüne. Neden babası tüm bunlar olurken her seferinde ona sımsıkı sarılıp göz yaşları ile yıkıyordu küçücük bedenini. Ahmet gittikçe derin bir düşünce çukuruna gömülmek üzere olduğunu anladı. Farklı bir şeyler düşünmeliydi, güzel bir şeyler;
Tanışalı henüz sekiz ay geçmişti. Nerede ise her günleri beraber geçiyordu İpekle. Kimi zaman sohbet etmekten soluksuz kalıyor, kimi zaman ise hiç konuşmuyorlar sadece birbirlerinin yanında oturuyorlardı. Sevmek bu muydu? Sevmek hiç konuşmadan, hiç bir şey yapmadan bir başkasının ruhundan, varlığının yaydığı ışıktan mutlu olmak mıydı? Kendini, iç dünyasını tanıdığını düşünen Ahmet, artık hiç bir şeyden emin değildi. Tüm dünyası değişiyor, İpeğe dönüşüyordu. İşte o sabah bu düşüncelerle yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşmiş şekilde uyandı. İçinde büyüyen coşkuyu dizginlemeye çalıştı. Olmadı!! Kendini sokağa attı. karşısına çıkan herkese onu sevdiğini haykırmak istiyordu. Öyle de yaptı. Başta deli sansa da insanlar, gözlerine baktığında İpeği görmemek imkansızdı. Onlardan yardım istedi. İpeği anlattığı herkesten yardım istedi.
İpek de aynı kocaman gülümseme ile açtı gözlerini. Dünyasına ufak bir çatlaktan sızan bu adam şimdi o dünyayı tamamen dolduruyor, başka hiç bir düşünceye ve sevgiye yer bırakmıyordu. Rüyaları bile artık onsuz düşünemiyordu. Ahmet’in belki de tek rakibi vardı. O da sigara. Uyanır uyanmaz bir tane yaktı İpek. Ciğerlerinin alabildiğince çekti içine dumanı. Telefonun sesi ile birden irkildi. Arayan Ahmet'ti. Sesini hiç bu kadar heyecanlı duymamıştı. Ruhu bedeninden taşmak üzereydi Ahmet'in. "Seni görmem gerekiyor" dedi Ahmet. Alelacele buluşma yerini söyledikten sonra kapadı İpek. Meraklanmıştı!! Hızlıca hazırlanıp çıktı. Buluşma yerine vardığında henüz gelmemişti Ahmet. Beklerken aldattı yine Ahmet'i bir sigara daha yaktı. Bu arada yaşlı bir teyze yaklaştı İpeğe. Elinde buruşuk bir kağıda yazılmış bir adres vardı. İpekten bulmasına yardım etmesini istedi. Çok yakınlardaydı adres. Birkaç dakika içerisinde teyzeyi bırakır geri dönerdi. Teyze kısa yolculuk boyunca İpeğin güzelliğine methiyeler dizdi. Mütevazi biriydi ipek, utandı. Muhtemelen evlilik çağında bir oğlu olduğunu düşündü kadının. Adrese geldiklerinde kadın hiç bir şey söylemeden sarıldı İpeğe. Öyle sıcak, öyle derin bir sarılıştı ki bu, İpek kadının kendisini tanıdığına nerde ise emindi. Ama nasıl oluyordu da kendisi tanımıyordu onu. Büyülü bir andı bu. Dalıp gitmişti İpek. Sonbahar rüzgarının kanadına bilmiş çocuk hıçkırıkları ile kendisine geldi. Küçük bir çocuk kaldırıma oturmuş ağlıyordu. Gülümseyerek yanına gitti çocuğun. "Ne oldu küçüğüm neden ağlıyorsun" dedi. Zayıf, eli yüzü toz toprak içerisindeki çocuk kaldırdı başını ve huzur verici yüzüne baktı İpeğin. Kaybolmuştu küçük. Aslında kaybolmayacak kadar büyümüştü ama ah yolu bir hatırlayabilse. İpek elinden tuttu küçüğün beraber yürümeye başladılar. Sahile doğru yürüdüler. Oradan hatırlayabilirdi belki. O kadar sıkı tutmuştu ki çocuk elini ve o kadar derin bir sevgi akışı vardı ki aralarında. İpek o an bir çocuğu olması gerektiğine karar verdi. Hatırladı çocuk yolu. Sahilde idi zaten evi, çok yakındı. Binanın önünde oynayan arkadaşlarını görünce unutuverdi İpeği. Elinden kurtulup koşmaya başladı arkadaşlarına doğru. Veda yok, teşekkür yok. Zaten gerek de yoktu. Bu küçük varlık İpeğin hayatındaki yerini çoktan almıştı. Önce oynayan çocuklara, sonra da denize baktık İpek. Sahile doğru yürüyüp bir banka oturdu. Bir sigara daha yaktı. Gözünü denizden alamıyordu. Onsuz yaşayabilir miydi acaba? Deniz yaşam demekti mutluluk demekti. Gözü sahildeki gençlere takıldı. Ne kadar da eğleniyorlardı çalıp söylerken. Gitar ve keman. Ne çok severdi. Derin bir nefes daha aldı sigarasından. Kalkmalıydı. Ahmet bekliyordu. Sonra usulca biri oturdu banka yanına. Hafifçe başını çevirdi. Ahmet! Evet, yanına oturan Ahmet'ti. O da başını çevirdi. Yüzünde o sevimli hınzır gülümsemesi vardı. "İşte hayat seni bana böyle getirdi" dedi. İkisinin de gözleri doldu. İpek donup kalmıştı. Sonra Ahmet sol elini boşlukta kaldırdı. Sahilde yürüyen, yürürken bir yandan da hararetle cep telefonu ile konuşan bir adam Ahmet'in eline bir gül bıraktı. Ahmet adama bakmamıştı bile. Adam da hiç bir şey olmamışçasına konuşmasına devam edip uzaklaşıp gitmişti. Ahmet gözlerini İpeğin üzerinden ayırmadan gülü İpeğe verdi ve elini yeniden boşluğa uzattı. Bu sefer bebek arabasını süren bir kadın arabanın içerisinden bir gül daha çıkardı ve Ahmet'in parmaklarının arasına bıraktı. Bir gül daha ve bir tane daha. Birkaç dakika içerisinde İpeğin kucağı güllerle dolmuştu. Sahildeki çocuklar eğlenmeye devam ediyor ama onların parçalarını çalıyorlardı. En sevdiği parçaları. Bu gerçek olamazdı. O an dünyadaki herkes onların filminde figürandı. Ahmet İpeğe bunu bir ömür boyu hissettirecekti. İpek bunu çok iyi biliyordu. Sonra küçük mendilci bir kız geldi yanlarına. Kir ve pasak içindeydi ama gıpta edilecek kadar mutlu görünüyordu. Elinde henüz satamadığı mendillerle beyaz eteğinin uçlarını zar zor kaldırarak ağır aksak bir reverans yaptı. Sonra cebinden küçük bir kutu çıkarıp İpeğe uzattı. Gözlerine baktı İpeğin, gözlerinden ruhuna ve belki daha ötesine. Sonra geldiği gibi gülümseyerek uzaklaşıp gitti. İpeğin elleri titriyordu. Bu kutunun içerisinde mutluluk vardı, emek vardı. Sevdiği adamla uyanmak vardı aydınlık günlere. Sude vardı içinde bu kutunu.
Sude'nin sesi ile kendine geldi Ahmet. Zavallı kız kim bilir ne kadar zamandır Ahmet'in bu halini izliyordu. Gözlerinde endişe ve korku vardı. "Karnın mı acıktı canım" dedi Ahmet. Oysa Sude'nin acıktığı tek şeyin annesi olduğunu biliyordu. Ona bakınca, saflığına güzelliğine, İpek için tek kurtuluşun o olduğunu anladı Ahmet. Sude’nin elinden tutup odanın kapısına kadar gitti. İpeğin duyabileceği bir sesle "Biz geldik" dedi. Biraz sonra kapı açıldı. İpek göründü odanın kapısında. Ne kadar da zayıflamıştı. Zaten narin olan bedeni tümden yitirmişti gücünü. Saçları da tamamen dökülmüştü. Bu hali ile bile o kadar güzeldi ki. Ahmet bunu ona söyleyebilmek istedi. Ama kimse kımıldayamıyordu. Zaman durmuştu sanki. İpek yüzündeki mutsuz ve acı ifadenin canlarını ne kadar yaktığını düşünerek irkildi birden. Bu ona olmuş olamazdı. Ölüyor olamazdı. İşte karşısındaydı hayatı. Bu iki insan ile sonsuza kadar yaşamalı idi. Hayatı karşısında duruyordu, hayatı avuçlarından kayıp gidiyordu. Sonra birden durup düşündü. Onların bir yere gittiği yoktu. Onlar geride kalacak ve göz yaşı dökeceklerdi. Asıl onları terk eden, yüz üstü bırakan kendisiydi. Bunca zaman ne büyük haksızlık etmişti onlara. Birden yüzü aydınlandı. O eski günlerinden kalma güzel bir gülümseme geldi oturdu yüzüne. Elindeki bandanayı başına bağladı. Hayatı karşısında duruyordu. Onlara sımsıkı sarılacak ve hayatının en büyük savaşını verecekti onları için. Kazanıp kaybetmesi önemli değildi. Madem hayat ölmek için verilen büyük bir savaştı. O da ölecekse bile kendine yakışır bir savaşta ölmeli idi. Ama kazacaktı, bunu hissediyordu. Babasının elini sımsıkı tutan Sude kendini kurtarıp annesine doğru koştu ve sanki doğduğu ilk gün sarıldıkları gibi sarıldılar birbirlerine. Ahmet de gelip uzun kolları ile ikisine birden sarıldı. Kazananının belli olmadığı uzun ve zor bir savaştı bu. Ama kazanacaklardı............. |
|
|
 |
Bir nefes ölüm Yazýsýna Yapýlan Yorumlar |
|
Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor. |
|
|
 |
Bir nefes ölüm Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz? |
|
|
|