Kayıtlı Kullanıcı Girişi |
|
Reklam |
Haberler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
Yarını Düşünürken okunuyor. |
|
 |
Baþlýk |
: |
Yarını Düşünürken |
| Kategori |
: |
Edebiyat |
| Ekleyen |
: |
Beretto |
| Eklenme Tarihi |
: |
25.03.2010 |
| Okunma Sayýsý |
: |
349 |
|
|
|
Yazý Ýçeriði |
Burak her zamanki gibi okul çıkışı cafede tek başına oturmuş ve şimdi eve dönüyordu. Her gün aynı cafeye gider, aynı masaya yönelir, aynı sandelyede otururdu. Garip olduğunu söyleyenlere ise tek cevabı vardı: Hayat şablonlardan ibarettir.
Yolda başı önde düşünmeye başladı “Yarın neler olacak? Bir saat, bir dakika hatta bir saniye sonra?.. Gelecek, geçmişin bir uzantısıysa, şu an itibariyle neden bir saat sonrasına dair elimizde bir hiç var? Teknolojik ilerlemeden bahsetmelerine rağmen hava durumu haberleri neden tahminlerden ibaret?”
Ve binlerce soru hiçbir cevaba tutunamadan beyninde uçuşmaya başladı. Ancak durmaması gerekiyordu. Sorular arttıkça hepsi bir cevapta buluşacaktı belki. Gereken tek şey daha fazla soruydu.
Ancak yine aynı sorun kendini önce sinsice gösterdi. Bu izleyici karşısında bir sahne şovuydu ve tüm sanatçılar gibi genç adam da her seferinde korkuyla karışık bir heyecan duyardı. Perdeler kalkar sanatçı adımını atardı. İlk önce onca izleyici karşısında rezil olma korkusu vücuda baştan aşağı hakim olurdu. Kaçılabilecek bir durum olmadığından teslimiyet ve umursamazlık peşinden gelirdi.
Evet, gösteri başlayabilirdi artık! Önce uygun atmosferi yakalayabilmek için salondaki ışıklar kısılırdı. Karanlık, bu oyunun en önemli öğelerindendi. Burada görselliğin hiçbir önemi yoktu. Hatta olmaması daha iyiydi. Daha sonra mide bulantısıyla öğürmeye başlayan sanatçının tüm vücudu kasılıp titrerdi. Ve sahnedeki kişi özenle yazılmış diyalogları okumaya başlardı: “Bu sefer olmasın! Yalvarırım bu sefer olmasın! Tanrım bu kez ben kazanayım!”
Ve final! Tüm salon ayağa kalkıp bu müthiş gösteriyi alkışlarken sanatçı şovunu bitirir, övgüleri önemsemeden göstersini tamamlardı...
“Evladım iyi misin? Haydi kalk. Yürüyebilecek misin?”
Burak gözünü açtığında çevresinde hiç yoksa on tane biletsiz seyirci vardı. Evet kazançsız bir işti bu ama her iş gibi yapılması gerekiyordu. İstese de istemese de.
Kendini biraz toparladıktan sonra ağrıyan bir yeri olup olmadığına baktı. Fakat bir elin ya da ayağın uyuşmasının bütün bir vücuda etkisi gibiydi bu. Hiçbir şey hissedemiyordu. Muazzam bir baş ağrısından başka hiçbir şey. Şu an da bunu düşünmek de gereksizdi, ne de olsa birkaç saate kalmaz hasar alan bölgeler uyuşukluktan kurtulup beynine yeniden sinyal göndermeye başlayacaktı.
Olduğu yerden doğrulurken kalkmasına yardım etmeye çalışanlara müthiş bir öfkeyle baktı. Kural basitti: Kendi kalkabilecekken kimseden yardım almamalıydı. Kimseye teşekkür etmedi, etmezdi de. Kitaplarını her zamanki sıraya göre dizdikten sonra kolunun altına aldı. Ağzında kuruyan köpükleri silip yıllardır çizili olan rotasına her akşam ağılına dönen bir koyun içgüdüsüyle devam etti.
Başının arkasını ovarken tekrar sorular başladı. Bayılmadan önce ne düşünüyordu. Hatırlamak imkansızdı. Yaşadığı küçük travmalar hayatının bir kısmını beyin kütüphanesinden dışarı tekmelerdi.
“Neyse” dedi. “Geçmiş olduğu yerde kalsın. İsterse yok olsun. Olmuşlara değil olacaklara odaklanmalıyım. Bayılmak da bu yoldaki en kutsal çile olacaktır hep.”
Ağılına vardığında ışıklara baktı. Annesi bu saatte uyumazdı asla. “Yine mi dedikodu yapıyorsun anne.” diye düşündü. “Dünyadaki en gereksiz iş bu.”
Kapıyı açıp içeri girdiğinde yağmurluğunu her zaman olduğu gibi sağdan ikinci askıya taktı ve ayakkabılarını her zamanki rafa yerleştirdi.
“Anne.” diye seslendi yavaşaça. Cevap alamayınca önce salona yöneldi. Uyumuştu belki. Sonra “Odasında uyuyor mu acaba? Bu saate?” Kapısını çaldı, içeri baktı. “Evet doğru tahmin” dedi kendine “Komşuda dedidoku yapıyorlar. Şimdi de zorunda olduğumuz işi kendimiz yapalım o zaman.”
Buzdolabını açıp bir göz gezdirdi. Akşamları çorba en iyisiydi. Ağırlık yapmazdı en azından. Biraz da yeşillik. Bunları çıkarırken televizyonu açtı. Önemli olan dinlemek değil bir sesin olmasıydı.
Sebzeleri yıkayıp onları parçalara ayırmak aslında pek haz edilecek bir durum değildi. Kim bilir ne düşünüyorlardı? Bir soru soracak olsalar ne sorarlardı?
“... ve yapılan anlaşmanın ihlali nedeniyle hükümetimizin daha sert bir duruş sergileyeceği tahmin ediliyor...”
Burak birden daldığı düşüncelerden uyandı. “Tahmin! İşe yaramaz aptallar. Başka yapabildiğiniz bir şey yok zaten. Bütün tahminler hepsi palavra! Geleceğe dair hiçbir fikriniz yok.”
Spikere bunları söylerken bıçak sebzeleri bitirmiş sıra parmağına gelmişti. Derisinden bir iğne ucuyla elektrik verilmişçesine acıyla irkildi. Çok derin değildi ancak bir yara bandı lazımdı.
Yüzünü buruşturarak banyo yöneldi. Uzun zamandır gerekmemişti. Ancak orada bir tane vardır diye düşündü. En azından olmalıydı.
“... ancak kurbanların sokaklarda kesilmemesi gerektiğini anlatamadık efendidim. Küçücük çocuklarımızın psikolojileri...”
“Kes sesini artık! Sen benim psikolojimi düşünebiliyor musun? Ben kendimi kestim!” diye bağırdı Burak.
Ancak kapıdan içeri girerken bugün birinin parmağı daha kanamış gibiydi. Banyonun uzak köşesindeki bir kan lekesi duvara yapıştırılmış çıkartma gibi duruyordu. Ardından yeni bir mide bulantısı.
Başı öylesine dönmeye başlamıştı ki sanki duvardaki kan onu izlemeye başlamıştı artık. Her yer temizse bu kırmızı lekenin ne işi vardı orda? Ya da bu leke gerçekse neden başka yerde yoktu?
Geçmişin şimdi bir önemi var mıydı? Düşünmek istemiyordu. Yeniden bayılmak üzereydi. Dizlerinin üstüne çöktü, nefes almaya çalışıyordu. Kırmızı lekeye doğru süründü. Mesafe kısaldıkça aralarındaki bağda kalınlaşıyordu. Kusacağını zannedip ağzını açtı ancak çıkan sadece biraz köpüktü.
Artık yanındaydı. Birbirlerine anlamsızca bakıyorlardı. Titreyen elini uzatmak istedi. Küçük bir uykuya dalmak an meslesiydi. Silmeye çalışıyordu ama neredeydi bilmiyordu. Gözünün önüne siyah bir perde iniyordu usulca. Anlamsız bir şekilde elini duvarda gezdiriyordu. Siliniyor muydu? Bunu kestirmek imkansızdı.
Aniden boyun kasları kasıldı. İpler kendi elinde değildi artık. Eli duvardan ayrıldı, dizlerinin üstünden yana doğru titreyerek düştü.
Gösteri tekrar başlamıştı. Tek perdelik bir gösteri. Sahnede iki kişi vardı bu kez. Biri diğerini saçından sürüyerek izleyicinin karşısına çıktı. Yerdekinin ağzı bantlanmıştı. Sadece çırpınabiliyordu. Ayaktaki ise bir yandan titriyor bir yandan da ağlıyordu. Şu halde ironik bir sahne bile sayılabilirdi. Birden diz çöktü, bir süre çaresizce çırpınan rol arkadaşına baktıktan sonra elindeki sahte bıçağı ard arda saplamaya başladı. Kurbanın göğsündeki önceden hazırlanmış torbalardan fışkıran kırmızı boyalar sahneyi tamamlıyordu. Artık çırpınma sesleri yerini baskın karakterli oyuncunun nefes sesine bırakmıştı. İzleyicilerin modern ahlakları insanlığın başlangıcıyla birlikte gelen vahşi genlerinin üstüne çıkmış, her ne kadar bir oyun olsa da irkilmişlerdi. Dizleri üstüne çökmüş oyuncu ise nefes nefese kalmış, yorulmuştu. Perde yavaş yavaş kapanmaya başlarken iyi bir performans olduğunu düşünüyordu. Mükemmel değildi ancak gerçekten iyiydi.
Burak bir kaç dakika sonra yerde serili bir şekilde yatarken uyanmaya başlamıştı. Aslında sadece gözlerini açabilmişti. Neydi bu? Daha doğrusu kendisi kimdi? Bir seyirci mi yoksa oyuncu mu? Hatırlayamıyordu. Televizyon hala açıktı. Kulağında nefret ettiği spikerin sesi çınladı birden.
“Evet sayın seyirciler, bugünkü son haberimiz yaşanan bir vahşetle ilgili. Annesini acımasızca bıçaklayıp kayıplara karışan bir katilin haberi. Polisin peşinde olduğu ve bir an önce yakalanacağı tahmin ediliyor..”
Heralde şu anda beyninde yankılanan soru şuydu: Yarını görmeye çalışırken dünü unutursak ne olur?
|
|
|
 |
Yarını Düşünürken Yazýsýna Yapýlan Yorumlar |
|
Bu Yazýya Henüz Yorum Yapýlmamýþ Veya Makale Sahibi Tarafýndan Yorum Onayý Bekleniyor. |
|
|
 |
Yarını Düşünürken Makalesine Sizde Yorum Yapmak Ýstermisiniz? |
|
|
|