Bu gün kendime bir iyilik yaptım. Verçenik dağcılık ve doğa sporları kulubünün, Arhavi mençuna şelalesine düzenlemiş olduğu doğa yürüyüşüne katıldım. Kendime iyilik yapmış olmam hususunda ki haklılığıma; daha şelalaye varmadan uğradığımız çiftekemer köprüsün de kesinlikle emin oldum.
18.cı yüzyılda Osmanlılar tarafından inşa edilmiş olan kemer köprü; birbirine dik gelecek şekilde yapılmış iki taş köprüden oluşmuştu. Göze hitap eden harika bir estetiğe sahip klasik taş köprü, ecdat hatırası olarak tarihten günümüze, varlığını onarımlarla da olsa sürdürmeyi başarabilmiş, görülmeye değer tarihi eser köprülerden biriydi.
Buram buram tarih kokan kemer köprü; adeta, üzerinden gelip geçenlere tarih dersi okutur gibiydi. Tabii okuyabilene… şunu belirtmek istiyorum: o köprünün, onarımdan önceki halinin şimdikinden kat kat daha görülmeye değer olduğunu düşünüyorum. Keşke o halini görme şansını yaşamış olsaydım. Çünkü, günümüzde restorasyon adı altında eserlerin aslından çok fazla uzaklaştırıldığına şahit oluyoruz. Oysa restorasyon bildiğim kadarıyla aslını bozmadan onarmaktır. Çok çok iyi bir mimar da olsa, onaranın, onardığı esere kendinden bişeyler ekleme ya da çıkartma hakkı yoktur. Tabii bunlar bilimsel açıklamalar değil, acizane, kendi düşüncelerim. Çiftekemer köprüsünün onarımında kullanılan taşlar, nasıl desem, sanki çok sıradandı. Ama planı, şekli, iki köprünün birbiriyle uyumu; zamanında, deha beyinlerden, ellerden çıktığının ispatıydı.
Şu da bir gerçek: zaten sayılı kalan bu tür tarihi değerlere kesinlikle sahip çıkılması gerek. Devlet olarak millet olarak üstümüze düşeni yapmamız lazım. Yol genişletme ya da yeni yol açma çalışmalarında bu eserlere kıyılmamalı.
Çiftekemer köprüsüne giderken takip ettiğimiz dere yolu boyunca; çirkin görüntüleriyle ormanın eşsiz güzelliğini baltalayan taş ocaklarını görmek üzdü beni. Gözün ve beynin yeşile adapte olmuşken, birden görüntünün değişmesi hiç hoş olmuyor. Yıllardır her sabah evimizin karşısında ki taş ocağını görmemek için azami çaba harcayan ben, orda da görünce bu doğa düşmanı ocakları; bur da da mı? siz demekten kendimi alamadım.
Sözü fazla uzatmayayım, daha Kamilet vadisi ve Mençuna şelalesi var paylaşacağım. Görenleriniz vardır elbet, hatta faaliyeti beraber gerçekleştirdiğimiz arkadaşların da affına sığınarak yazıyorum. Aynı şeyleri gördük, hep beraberdik biliyorum; ama gene de yazmadan edemiyorum işte. Olur ya; gelemeyen arkadaşlar vardır. Bu günü, vddk farkıyla yaşayamayanlara neler kaçırdıklarını anlatabilirsem, bir daha ki faaliyete katılma heyecan ve enerjilerine katkım olur diye düşünüyorum.
Çiftekemer köprüsünü inceledikten ve fotoğraflarını çektikten sonra, gurup liderimiz Avni beyin kendine özgü, hoş üslub ve şivesiyle yaptığı bilgilendirme konuşmasının ve tanışma faslının ardından, dere boyu yola koyulduk. Mençuna şelalesinin dağlardan dökülüp gelen suları, bütün berraklığıyla kıvrıla kıvrıla akıp gidiyordu. O kadar temiz, o kadar güzel di ki yaz aylarından birinde olmuş olsa idik, ayaklarımızı o suya daldırırdık muhakkak. Bazı bölümleri köpük köpük bembeyazdı. Bazı yerleri, çevresinde ki ağaçların renklerini yansıtıyordu geriye. Kimi yerinde de dökülen ağaç yaprakları, suyun yüzeyinde muhteşem bir görüntü oluşturmuşlardı. Umuyorum ve de diliyorum: hep öyle temiz kalsın o dereler. Darısı da bizim derelerin başına olsun inşallah.
Kamilet vadisinin muhteşem görüntüsü eşliğinde yaklaşık iki saat yürüdükten sonra mençuna şelalesine tırmanmak üzere tahta köprüden vadinin öteki yanına geçtik.
Burada bizi harika, yokuş bir dağ yolu bekliyordu.
Orman içinde ki patikadan yürümekten müthiş keyif aldık. Ayaklarımızın altında ezdiğimiz kuru yaprakların, çalıların çıkardığı hışırtı ,çıtırtı seslerine, kuş ve böcek sesleri de eşlik edince, o dağ yolu; doğa severler için yol olmaktan çıktı, çok değerli bir varlığa dönüştü.
Koca koca kızıl ağaçların ,gürgenlerin, kestanelerin, çınarların gölgesinde yürümek zaten başlı başına bir şölendi.Bunların arasında ki çok sayıda ki şimşirlerde biz de buradayız dercesine her yerde karşımıza çıkıyordu yol boyunca. Dallarıyla başımızı okşayan yaşlı çınar, kalın gövdesiyle; görmüş geçirmişliğini haykırıyordu adeta bizlere.
Hava güzeldi, orman güzeldi. Gökyüzünün maviliği de bulutların güzelliğiyle birleşince tadına doyum olmayan bir yürüyüş gerçekleştirmiş olduk mençuna şelalesine.
Ne güzel söylemiş Orhan Veli:
Bedava yaşıyoruz bedava;
Hava bedava, bulut bedava.
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava.
Ve Mençuna…
Yürümüş olduğumuz yaklaşık üç buçuk saatlık yolu ve yorgunluğunu unutturan muhteşem bir güzellikle karşılaştık. Önce, yukarıdan aşağıya hızla dökülen şelale suyunun serpintileri karşıladı bizi.
Dökülen suyun oluşturduğu göl de görülmeye değerdi. Daha önce kopmuş olan bir ağaçdan dal parçacıkları kırdım ve her birine bir anlam yükleyerek yüzdürdüm onları mençunanın gölünde.
Kendinle ve doğa ile baş başa kalabileceğin yerlerden biri mençuna.
İç huzurun ayak seslerini duyabileceğin yer mençuna.
Gözlerin açık hayal kurabileceğin yer mençuna.
Ruhunun ve beyninin dinleneceği yer mençuna.
Rabbinin kudreti karşısında iliklerine kadar titreyeceğin yer mençuna.
Bir kere daha: iyiki verçenik ekibini tanımışım diyorum.
Kaynaşma, paylaşma, sevgi, saygı ve daha bir çok hasletin önde olduğu bir kulüb vddk. . Doğayla iç içe olmakla beraber; ayrıca, bu faaliyetlerde çok güzel insanlar da tanıdım. Bu da çok önemli bir kazanım benim için. Buradan beraber yürüdüğümüz tüm arkadaşlara sevgi ve selamlarımı sunuyorum. Görüşmek dileğiyle…
|
|