Sofraya oturmak gibidir o, upuzun bir yoldur... Öyle ki bir sürü dönüm noktasından her seferinde birini seçer belki bir şarkı belki de sessizlik eşliğinde yavaş yavaş kat edersiniz. Amaç yolun sonunu bulmak değildir; sadece yürümek istersiniz…
Bilmem neden ama güzel güzel yaşayıp gitmek, ömrün sonunu bulmak varken ne kadar da zorlaştırır insan kendi hayatını. Bir başka tat uğruna terk eder dümdüz giden o yolu; zaman zaman karanlığa, toza toprağa, ürperişlere, gülüşlere bulaşmak ister. Kim olursa olsun -mükemmel bir iradeye sahip olması ihtimali dışında- hep sapar yolundan; biraz merak, biraz sıkıntı etkilidir, belki de kapı aralığından sızan küçücük bir ışık… Görme, öğrenme, sahip olma isteğiyle başa çıkamayarak dönüverir bir virajdan... Bilirsiniz ilk adım atıldıktan sonra zordur dönüp arkaya bakmak. İçimizde uyanan heyecan ve merak duygusuyla bakınırız etrafımıza. Kimi zaman korku kimi zaman sevinç bastırır batan güneşle, ama durmayız.
Bilirsiniz kimsenin bilmediğini bilmek, görmediğini görmek ne harika bir duygudur. Hem paylaşma hem sonsuza kadar içinde tutma arzusuyla ne yapacağımızı bilmez halde kocaman bir gülümsemeyle dolaşır dururuz ortalıklarda. Orası bizimdir, istese de kim bulabilir ki bizden başka o küçük; o en büyük yaşam alanını? Bazen kulağımızda müzik çalarımızla, bazen kolumuzun altında bir romanla bazen de hep istediğimiz ama alamadığımız harika bir elbiseyle kalkıp da gidebileceğimiz bir yerdir orası. Gözümüzün görmediği, tenimizin duymadığı, tadını, kokusunu almadığımız fakat varlığına adımız gibi emin olduğumuz o yüce yer… Anlatırken kelimelerin eksik, tamamlanmamış kaldığı ve bir o kadar da güzel ifade edilebilir yer. Mavi dünyanın içindeki gizli kapımız; yalnız bizim için, hep açık olan…
Sofraya oturmak gibidir o, upuzun bir yoldur. Öyle bir an gelir ki paylaşmanız gerekir birileriyle, bir yol arkadaşı ya da sadece tablonuzu tamamlayacak bir parça… Gözümüzden sakındığımızı sunarız ellerine; onun her hareketinde tetikte olup uyarma gereği duyarız belki de ama yavaşça alışırız etrafta dolaşmasına hatta keyif bile alırız ellerimizle inşa ettiğimiz bu nadide yerin güzellikleri arasında şaşıp kalmasından, merakına yenik düşmesinden… Bu özel kişi yalnız doğduğumuz ve yalnız terk edeceğimiz koca dünyada seçmesi zor vazgeçmesi olasılıksızdır. Nasıl olduysa boş bir anımızda gizli bahçemizin anahtarını ele geçirebilmiştir. Daha önce fark etmediğimiz bir hava hâkimdir etrafa; heyecanla dolar yürek. Hâlbuki ne kadar da alışılmıştı dünyamızın o tatlı sadeliği… Sanki yalnız bizim hissedebileceğimiz bir serinlik varmış gibi titrer içimiz. Kocaman soframızda ana yemek bitmiş tatlı vakti gelmiştir. Alışılmışın dışında yalnız olmadığımız sofrada paylaştığımız bir tat; içimizde hoş kıpırtılar yaratan o eşsiz insanla...
Biraz hayal kırıklığıyla kalkarız sofradan o gün. Ne kadar emindik o eşsiz güzellikteki dünyanın yalnız bizim hâkimiyetimizde olduğundan! Ama bir yandan kendi dünyasının egemenliğini kaybetme korkusunu yaşarken nasıl oluyorsa aynı anda onun için her şeyini seve seve feda edebileceğinin bilincinde; korkusuzdur insan…
Sonra bir gün yavaş yavaş içimizde yiter o ışıltılı dünyamız, gerçek dünya çekici gelmeye başlar. Anlarız ki o hiç bitmeyen yolun aslında bir amacı vardır. Girip çıktığımız sokakların, içinden geçtiğimiz hayatların, tanıdığımız insanların; evet harika dünyamızın figüranlarının oynadığı bir oyun vardır… Hepsi bir arayışın parçasıdır aslında; aynanın arka tarafına bakmaktan vazgeçip o özel insanın gözlerinde görmeyi seçeriz kendimizi en sonunda. Amacına ulaşmanın verdiği o dingin zaferle, alışkanlıkla nefes almaya devam ederiz…
O bir yoldur, bir kapıdır, bir dünyadır; o hayaldir, o gerçektir, o her şeydir… Kana kana içip doyamadığımız, küsüp de barışmadan duramadığımız, onu kaybetme korkusuna neleri feda edebileceğimiz duygu pınarı, gözyaşı, aşk: O, her saniye içinde olup da bir türlü değerini bilmediğimiz HAYAT!
|
|