Gülün masum yüzü, dile destan kokusu, titrek duruşu, gönlünü çaldı olsa gerek, bülbül her sabah daha gözünün mahmurluğu gitmeden gülün dalında alırmış soluğu. Gül memnun kalsa da bu ziyaretten, dikeni müsade etmezmiş iki aşığın buluşmasına. Kanlar içinde kalan bülbül, hiç vazgeçmemiş gülünden ama ama başedememişler dikenin sert mizacıyla... Gül bülbüle, bülbül güle yar olamamış da onların sevdası cümle aleme ibret ve ilham olmuş...
İlk insan Hz.Adem'den bu yana var olan sevda, dünya durdukça da ömürlenecektir. Yoksa dünya, güneşin etrafında dolanır mıydı, bir pervane misali? Sevdanın mahsülü değil midir, gözümüzü açtığımız günler ve hayatımızı renklendiren mevsimler? Peki güneşin her sabah bıkıp usanmadan günümüzü aydınlatması, dünyanın aşkına mukabelesi değil de nedir? Gece karanlığı çöktüğünde ay hakimiyetini ilan etsede onlar kavuşmak için sabahı sabırla bekler. Ya yağmura ne demeli? Coşkuyla, koşarcasına yağar yeryüzüne. Yağmura hasret ve susuzluktan çatlamış toprak ise kana içer onu. Begonya da filizlendiği ilk andan itibaren güneşe aşıktır. Güneş kavurucu sıcağıyla onun yapraklarını yaksa da cananına karşı sağır ve dilsiz olan bu çiçek, yine onun ışığıyla hayat bulur.
Gün boyu türlü çiçekleri dolaştıktan sonra kovanına dönmeyen arı var mıdır? Bir kuşun cıvıltısını nağmelendiren içine sığmayan, dolup taşan sevgisi değil midir? Köpek ise, gerek ona yoldaşlık eden sahibi, gerekse sevdiği öldüğü zaman günlerce etrafında dolaşıp yas tutmaz mı? Peki ya angut kuşu değil midir, eşi öldüğünde kendini duvara çarpa çarpa öldüren? Bu kuş, sadakatiyle tek başına dahi misaldir, tüm aleme.
Sevmeyi yaradan Mevla, hele ki iki insanı birbirne sevdaladı mı, işte o zaman kor koymuşcasına yanar yürekler. Yanar da yarin açtığı bu yaraya yine ancak yarin kendi deva olur.
Bir insanın adı, dili, dini, ırkı, rengi, mevkii ne olursa olsun bu ateş, bir gün mutlaka düşer içine. Kimi ayan beyan söyleyip kimi de sır misali içinde gizlese de herkesin kişisel tarihinde vardır, gönlüne yerleşen bir habibi.
Kainatın çekirdeğine yerleşmiş olan sevda, bazen dünyanın fani hilelerine takılsa da asla nihayete ermediği gibi, ayrılık, bir rüzgar edasıyla yüreklerdeki ateşi közlendirir.
Maneviyatta gurbete, ayrılığa yer yoktur. Pembe bir gül goncası olan sevdalıları, dikenler ayırsa da, onların sadece bedenleri ayrı kalır birbirinden. Ayrı kalan aşıklar için bu fani dünya, ay hakimiyetindeki gece gibidir. Onların gündüzleri ahirettir. Dünya ve güneş misali sabırla sabahı beklerler, kavuşmak için...
Cahit Sıtkı TARANCI 'DESEM Kİ' şiirinde şöyle der;
Desem ki...
İnan bana sevgilim, inan
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap,
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini
Rüzgarla, nehirlerle, kuşlarla beraber
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi fark edemezsen,
Rüzgarların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Ve neden sonra
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede
Hatırla ki mahşer günüdür.
Ortalığa düşmüşüm.
Seni arıyorum... |
|